Kayıtlar

Aralık, 2008 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Tokyo Monogatari(Tokyo Story)

Resim
Yasujiro Ozu, Japonya’nın en önemli yönetmenlerinden biridir. Tokyo Monogatari (Tokyo Story) onun 1953 tarihli bir başyapıtıdır. Japon taşrasından ülkenin başkenti Tokyo’ya çocuklarını ziyaret etmek için gelen yaşlı bir karı kocanın burada yaşadıkları hayal kırıklıklarını güzel bir dille anlatır Ozu.

Uzun zamandır görmedikleri çocukları ve torunları kentte mutasyona uğramışlardır. Bunu anlamalı biraz zaman alacaktır. Uzun bir süre Tokyo’yu dahi gezdirmezler. Çocuklardan her biri diğerine savsaklar bu görevi. En çok ilgiyi savaşta ölen oğullarının karısından görürler.

Çocuklarının de kendilerine göre mazeretleri vardır aslında. İkinci Dünya Savaşının yıkıcı etkilerini hissedip buna göre tekrardan hızlı bir sanayileşme ve kalkınma programı hazırlayan Japonya'da bir çalışanın haftanın tek bir gün dahi izin kullanma hakkı yoktur. Film 50 lerin başında çekiliyor. sanayıleşme ile birlikte, kyden kente göç olgusu da hızlanıyor haliyle.

İkinci Dünya Savaşını bitiren iki atom bombasını gören…

Yaşam Dönemecinde Fay Kırıkları

Resim
Her insanın hayatında önemli kırılma noktaları vardır. Bu kırılma noktaları basit gündelik sonuçlar sonrasında ortaya çıkmaz. Mutlaka büyük hayal kırıklıkları, üzüntüler, sevinçler veya başarılar sonrasında yaşamın yönünü değiştirir.

Ölüm böyle bir şeydir. Çok sevdiğiniz bir insanı kaybettiğiniz zaman sorgulama ihtiyacı duyarsınız kendinizi. Hayatınızda o ana kadar olan biteni masanın üzerine dökersiniz. Sonra o masanın üstünden beraber yola devam edeceklerinizi yanınıza alırsınız. Bazıları masanın üzerinde kalırlar. Bazıları ise bir daha hatırlanmama üzere çöpe doğru yol alırlar. İnsanın fay hattının kırıldığı anlar önemlidir. İnsan olağan ve vasat bir rotada akıp giden yaşamı ile ilgili radikal değişiklikler yap(a)maz. Fakat fay hattının kırılması onun önüne yepyeni olanaklarda çıkartabilir. Bazen olanakların tersine tüm yolların kapandığı ve kapana kısıldığını hissettiği de olur insanoğlunun.



Bu konu ile ilgili Vizontele’nin iyi bir anlatımı vardır. Evin en küçük oğlu Rıfat askere gi…

Her Doğum Bir Mucizedir

Resim
Mehmet Altan, "İkinci Cumhuriyetin Yol Hikayesi" isimli söyleşi kitabında gelecekte eski Yunan filozoflarına benzer insanların çıkacağından bahseder. Zannımca, Altan'ın burada kastettiği, bir kaç disiplini bir arada ele alabilecek bir donanıma sahip bilimadamlarının artacağı ve buna uygun olarak ta üniversitelerde çok disiplinli bölümlerin açılabileceğidir.

Aslında bu tarz bilimadamlarına çok sık olmasa da rastlamaktayız. Aykut Kazancıgil, hem tıp ve farmakoloji alanında çalışmalar yapmış bir bilimadamıyken, sosyoloji alanında da önemli çalışmalara imza atmış iyi bir entellektüeldir. Onun sosyoloji alanında yaptığı çalışmalar özellikle Kaz Dağı bölgesinde yaşayan Yörük Türkmenlerin yaşayış, adet ve görenekleriyle ilgilidir. Ayrıca Anadolu Kültürünü inceleyen ünlü Fransız Sosyolog Jean Paul Roux'un eserlerinin Türkçeye çevirisini de o yapmıştır.

Buraya nerden geldim derseniz. "Her Doğum Bir Mucizedir" isimli nehir söyleşi kitabı, Kazancıgil'in hayat hikaye…

Yalnız Bir Adam

Resim
Bundan 30 yıl kadar önceydi. Darbeyi üniversitede yemiştik. İdeolojik sakallarımız ve bıyıklarımızla, ve yine ideolojik basma elbiselerimiz, hushpapilerimizle, üniversite kampüsünde kasılmış kısılmış kalmıştık.

Oturuşumuzla, bakışımızla, edamızla, sessiz sedamızla, kendimize çaresizce anlam ve ifade katmaya çalışıyorduk. Hep yanyana oturuyorduk. Konuşsak da konuşmasak da yanyana oturuyorduk. Kimin yanında oturduğun çok önemliydi. Kimileri merdivenlerde oturuyor, umutsuzluğa kerkiniyor, kimileri kantin masalarını siyasi ayrımlarla bölüşüyor, umutsuzlukların etrafında biteviye bir son akşam yemeği görüntüsü çiziyordu.

Elimizdeki, doğru yanlış farketmez, üç beş laf uçup gitmişti. Hocalarımız sıra traşından geçirilmişti. Bu memlekette her neslin hayatından kaybolmasına hükmedilen 10 senenin ilk senelerini mümkün olan en az acıyla kaybetmeye çalışıyorduk. Türkiye’deki her yeni nesil gibi, biz de kendi neslimizin payına düşen kendi mahkûmiyetimizi yaşıyorduk. Voltamızı, kendi küçük büyük cema…

İklimler

Resim
Son filmi Üç Maymun için yapımcı şirket kampanya başlatmış ve bu yıl bir aksilik olmazsa Oscar’da Türkiye adına yarışacak ama ben bugun Nuri Bilge Ceylan(NBC)'ın bir önceki filmi İklimler'den bahsetmek istiyorum.

İklimler filmini ilk seyrettiğimde aklıma sayfalar dolusu şey gelmişti. Belki de uzun zamandır sinema da bir NBC filmi seyretmenin verdiği dolulukla çıkmıştım sinemadan. İki yıl önce Ankara Film Festivali’nin olduğu zamanlardı. Havada bozkırın kuru soğuğu vardı.

İklimler filmi ‘dakka bir gol bir’ denilebilecek bir sahneyle açılmıştı. Assos antik harabelerinin arasında fotoğraf çeken bir çift ve biraz sonra bir tepenin üzerine çekilerek ve erkeği(ni) seyrederek ağlayan bir kadın. Sonra otele dönünce yapılan ufak tefek atışmalar yahut sataşmalar.

Ve sürpriz. Gerçek Arif Aşçı’nın(Onun yeri benim için özeldir. O sebepten apayrı bir yazının konusudur Aşçı.) evinde bir yemeğe gidiyor çiftimiz. NBC böyle sürprizleri de seviyor aslında. Dostları veya arkadaşlarını bir şekilde fi…

The Trial

Resim
-Kanun önünde bir kapıcı durmaktadır. Bu kapıcıya taşradan bir adam gelir. Adam kanundan içeri girmek ister. Ama kapıcı izin vermez.
'Sonra girebilir miyim?’ diye sorar adam...
‘Belki,’ der kapıcı.
Adam aralıktan içeri bakar:
‘Kanun kapısının herkese açık olması gerekmez mi?’
‘Ben izin vermeden içeri giremezsin! Ben çok güçlüyüm. Gene de kapıcıların en küçüğüyüm. İçerde başka kapılar, her kapının önünde başka kapıcılar var her kapıcı bir öncekinden daha güçlüdür..’
Kapıcının izniyle adam oracığa oturur ve beklemeye başlar.
Yıllar geçer. Adam, belki kandırırım umuduyla elinde ne varsa kapıcıya verir.
‘Bunları alıyorum ki sonradan -keşke şunu da yapsaydım- demeyesin’ der kapıcı.
Uzun yıllar boyunca kapıcıyı gözetleyen adam, sonunda kapıcının kürkündeki pireyi bile tanır ve yaşlanıp çocuklaşınca, kapıcıyı ikna etmesi için o pireye bile rüşvet verir.
Yaşlılıktan gözleri iyice körelen adam kanun kapısında bir parıltı farkeder. Parıltı kapıdan dışarı sızmaktadır.
Ölmeden önce adamın tüm hayatı bir…

Babalar ve Oğullar Üzerine...

Resim
Turgenev, Babalar ve Oğullar romanında babalar ve oğullar arasında zamanla oluşan derin fikir ayrılıklarından bahseder. Nesiller arasında oluşan bir uçurumdur belki de anlatılan. Ancak babalar biraz daha gelenekçi, muhafazakâr ve toprağa bağlıyken çocuklar daha nihilist ve isyankârdır. Oğullar babalarını başlarını deve kuşu gibi kuma gömmekle itham ederlerken, babalar çocuklarının isyankârlıklarından ve haylazlıklarından dem vururlar. Fakat şu da bir gerçek ki oğullar yaşlandıkça babalarına benzediklerinin farkına varırlar. Babasına benzer bir hayat sürer, annesine benzeyen bir kadınla evlenir ve çocuklarına zamanında eleştirdiği babası gibi davranmakta beis görmez. Tabi tüm bunlarla birlikte çağın gerektirdiği ufak nüanslar olmaktadır.

Reha Erdem in Beş Vakit filminde de insanlığın en önemli sorunlarından biri olan babalar ve oğullar arasında daha çocukluktan itibaren sürmekte olan sürtüşme ve nefretten bahsedilir. Özellikle evin büyük oğlu olmanın verdiği bir kenara itilmişlik ve aşı…

Derviş'in İktidarı

Resim
Meşa Selimoviç'in Tito rejimini eleşitirebilmek için kaleme aldığı 'Derviş ve Ölüm' isimli romanından uyarlama bir Türk-İtalyan ortak yapımı.

İktidarın şeytani yanı, muhalefetten iktidara gelmenin insan ruhunda yaptığı tahribatlar ve vicdan üzerine önemli mesajlar veren bir film. Yıllar sonra tekrar izleme fırsatı buldum ve italyan oyuncunun(Antonio Buil Puejo) oyunculuğuna tekrardan hayran kaldım.

Bu filmle ilgili en sevdiğim yön Derviş Ahmed Nureddin'in, rolüne hazırlanabilmek için ülkemizde Mevlevi kültürünü incelemesi olmuştu. Oyuncu rolüne hazırlanabilmek için baya bi çalışmış. Özellikle yürürken buna dikkat etmeniz gerekir. Çünkü dervişler yürürken dünya üzerlerin de yükmüş gibi adımlarını atarlar. İtalyan Oyuncu işinin hakkını vermiş gerçekten.

Dursun Zaman...

Resim
Bir filmin sizi etkilemesi için senaryosunda neler olması gerekir. Sıkı bir aksiyon sahnesi mi? Kalbinizi yerinden fırlatacak bir korku anı mı? Ya da gözyaşlarına boğulacağınız romantik bir aşk hikâyesi mi? Bahsedeceğim filmde bunların hiçbiri yok ne yazık ki. Buna rağmen tüm zamanların en iyi filmlerinden biri olmayı hak etmek için neyli anlatıyordu bu film yani 'The Shawshank Redemption'.


O kadar uzun zaman geçti ki üzerinden hatırlamanın imkânsız olması lazım ama yine de çoğu sahnesini dün seyretmiş gibi hatırlıyorum. Bir ara TV lerde çok sık gösterilmişti.

Haksız yere mahkûm olan bir adamın(Andy-Tim Robbins) uyum çabaları, edindiği dostluklar ve içinde taşıdığı umut filmin konusu. Bu filmi izlerken zaman kavramını çıkarıp sehpanın üzerine koyuyorsunuz. Eğer filmin ikinci karakteri Red(Morgan Freeman)in iyi halden tahliye için jüri karşısına çıkması olmasa hikâyenin birkaç yıl içinde geçtiğini sanabilirsiniz. Zaman belki de insanın kafasında kurguladığı bir ‘şey’.

Bilemiyorum.



Tuala

Resim
her şey O’nu anlatıyor
yıkıntıların arasında
bir düğün resmi
cesetlere inen çakallar
bulaşıcı hastalık korkusu
her şey onu anlatıyor

(…)

göçüğün altında
buz tutmuş bir ayak
ve yaşayan bir karınca
suların altında kalmış
bir lunapark
havuzun donuk ışığı
her şey O’nu anlatıyor.

Lale Müldür

Otobüs 2

Resim
...
ben sana bir uzun yol şoförü gibi geldim
gözlerimden şerit şerit akıyor hala serseriliğim
üç kağıtçılara uykumu kaptırdım yankesicilere şarkılarımı
şarkılarım ah çocukluğumun allı güllü şarkıları
güldüm mü bu yüzden bir çocuk gibi gülerim
ve kimseler görmez benim dışıma ağladığımı
( artık suskunluğu kendinden menkul bir aşkız
aşkın hiçliğe vardığı noktadayız )
ben senden bir uzun yol şoförü gibi gidiyorum
çantamı topladım artık arkama bile bakmıyorum
hangi kapı daha yakındır bana bilinmez
hangi deniz daha uzak
kalsam
gözlerin beni sırtımdan vuracak ... Uğur Özakıncı'nın -Yarın Çok Geç Olabilir Sevgilim- şiirinden.(Rahmetle ve sevgiyle anıyorum)

Otobüs 1

Resim

Çocukluk Günlerimiz ve Beş Vakit Üzerine

Resim
Bir filmi izlemek rüya alemine dalmak gibidir. Lakin izlediğiniz film iyi bir filmse.

Bayram tatilini vesile bilip Reha Erdem filmleri ile ilgili bir izleme planı yaptım. Özellikle daha önce hiç izlemediğim ilk filmi “A Ay” ve son filmi “Beş Vakit” i izlemeyi umuyordum. Ancak çeşitli nedenlerden ötürü sadece son filmini izleyebildim.

Denize nazır bir tepenin üzerine kurulmuş orman köyünde ikisi erkek üç çocuğun ebeveynleri ile ilişkileri, zaman algıları ve bir başınalıklarının izleyiciyi alıp götürdüğü filmin görüntüleri, sesleri ve yerinde kullanılan müziği, rüzgârda salınan bir tüy gibi sizi rüyadan gerçeğe gerçekten rüyaya savurup duruyor.

Aslında Reha Erdem, Anadolu’nun en batı kıyısındaki bir köy üzerinden evrensel bir hikâyeyi bize anlatıyor. Belki de bu filmin uluslar arası camiadan bu kadar olumlu eleştiri ve övgü alabilmesinin sebebi budur.

Çocukluk günlerinden kalan, evin küçük çocuğunun daha fazla sevilip, büyüğün hor görülmesi, babası tarafından horlanan ve azarlanan bir erkeğ…
Resim
promise is promise...

Berber'de Televizyon

Resim
Berbere gidip bir traş olacaksın. Dükkânın kenarına koskocaman bir televizyon yerleştirmiş hem seni traş ediyor hem de diziyi takip ediyor. Herhalde anladığım kadarıyla gündüzleri akşam yayınlanan dizilerin tekrarları oluyor. Çünkü bir ara kalfa ustasına "Abi! bu çok eski bölüm. Bu bölüm geçen yıl yayınlanmıştı" dedi.

Gazete büfesine(şimdi kiosk diyorlar) uğrayıp bir gazete alıyım diyorsun, açmış sabah sabah o da yine bir dizi seyrediyor. Allah… Allah… diyorum. Dünyada en çok televizyon izleme rekorunu ABD ile elimizde bulundurduğumuz aklıma geliyor. Bu sefer birincilik bizim için çok kolay bir başarı.

Zeki Demirkubuz filmlerinde kullandığı temel bir klişe vardır. İnsanlar televizyonu büyük bir huşu içerisinde seyrederler. Hatta bazı sahnelerde televizyonun önünde diz çökmüş sanki ibadet eder gibi yapan insanlar beyaz perdeye yansır. bu televizyonun kutsallık hali gitgide bambaşka bir hale bürünüyor.

İlk televizyon yayınının ülkemizde başlamasından sonra evine televizyon alanla…

Yakaza ve Hatıralar

Resim
Yakaza, bir kaçışın ve bu kaçışın sonunda yeniden huzura varışın romanı. İstanbul'da kalamayan kendini taşranın ücra bir noktasında bulan bir öğretmenin iç dökmeleri, taşrayı çözümleme çalışmaları ve içerisinde anlatılan küçük hayatlar. Yıllar önce okumuştum; geçenlerde kitaplığı karıştırırken karşıma çıktı birden. Üzeri tozlanmış, kenarda mahzunlaşmış ve biraz da küsmüş bana. Aldım, selüloz kokusunu içime çektim ve sayfaları arasında gezdirdim önce ellerimi sonra gözbebeklerimi. Hatıralar canlandı gözümde bir bir. Öğrenci yurtları ve evlerinde geçirilen, hasretle hatırlanan günler. Sıcak bir çay eşliğinde kısık bir lambanın altında saatlerce ve sabahın koynuna doğru süren keyifli okumalar.
Yakaza, bu bozkırın ayazında ısıtıyor ruhun çekirdeğini ve hatıralar soba üstünde közlenen kestaneler gibi hala sıcacık. (Keşke, Yakaza bir film haline gelip beyaz perdeye yansısa...)

Köy Filmi - 2

Resim
Köy filmi ile ilgili birkaç gün önce birşeyler karalamıştım. Burada ise, bu filmle ilgili ulusların güvenliğe duydukları ihtiyaç ve küreselleşme üzerinde durmak istiyorum.

Açıkçası o filmde, bir köyde yaşayan insanların oluşturduğu -teba-nın bir canavar korkusu nedeniyle köyün etrafında oluşturdukları güvenlik politikaları ulusların veya devletlerin güvenlik ihtiyaçları ile ilgili önemli saptamalara sahipti(belki de Shyamalan hiç böyle bir şey düşünmeden çekti filmini).

Devletlerin kendi toplumu üzerinde bir korku/öteki oluşturup yahut olan korku veya saldırıları abartarak; onun üzerinden 'sizi koruyacağız' sözü verip -aşırı güvenlik harcamaları-na girişmesi. Filmde bu konu ile ilgili örnek olarak, canavarın olduğuna dair tevatürden sonra yapılan güvenlik ve nöbetçi kuleleri gösterilebilir. Ayrıca canavarı gözetlemek için her gece köyden bir kişi nöbetçi olarak kalacaktır. Belki Shyamalan filmini seri olarak devam ettirmek istese ve köyün ileriki yıllarda nasıl yönetildiğine bak…

Never-nevermore

Resim
İrkildim tam yerinde söylenen bu sözle,
“Şüphesiz” dedim “bu söz, tek sermayesi,
Üzgün bir sahipten miras, zalim belaların
Şarkıları tek bir nakarata düşünceye dek kovaladığı
Umutsuz ve hüzünlü bir ağıt gibi tekrarlanan
'Asla---hiçbir zaman'
Startled at the stillness broken by reply so aptly spoken,
"Doubtless," said I, "what it utters is its only stock and store,
Caught from some unhappy master whom unmerciful Disaster
Followed fast and followed faster till his songs one burden bore--
Till the dirges of his Hope that melancholy burden bore
Of 'Never--nevermore' (Edgar Allan Poe'nun Kuzgun şiirinden)

'Köy' Filmi Üzerinden Bombay'da ki Terör Saldırıları

Resim
Hindistan'ın 11 Eylül'ü olarak adlandırılan ve ülkenin en önemli liman kenti olan Bombay’a(kentin ismi ile ilgili ilginç bir durum söz konusu; bu konuda bkz: Murat Belge’nin yazısı) yapılan terör saldırısı, tüm dünyada büyük tepki ve nefretle karşılandı. Fakat bu terör saldırısı sonrasında birçok dinin kardeşçe yaşandığı ülkede, insan hak ve hürriyetleri ile ilgili derin şüpheler barındırmaktayım.

Hatırlarsınız, 11 Eylül saldırıları sonrasında süper güç ABD’nin tüm iç ve dış güvenlik siyasaları değişmişti. İnsan hak ve hürriyetleri noktasında yapılan ihlaller ve özellikle ülkeye gelen yabancılara reva görülen uygulamalar özgürlükler ülkesini büyük bir hapishaneye döndürdü.

Terör saldırılarını gerçekleştiren teröristlerin dinsel kimliği üzerinden milyarlarca mensubu olan bir din ötekileştirilip düşman olarak kodlandı. Şimdi aynı durumun Hindistan’da uygulamaya konulması ve niyetinin açık edilmesi beni endişelendirmekte. ABD de uygulanan ve bireysel özgürlükleri hiç eden güvenlik …