20 Kasım 2009

Gezgin ve Süt



Fırtınanın etkisiyle iri dallarından biri budağından yarılmış ve yere eğilmiş olan çam ağacının yanına gitti. Geniş, iri gövdesi ıslanmış, yağmurdan biraz daha şişmişti. Dibi biraz kuruydu. Eğildi ve yüzeydeki çerçöpü temizledi, toprağa kadar indi.

Toprak nemliydi. Pis bir koku çarptı. 'Aman Allahım bu da ne?' diye söylendi. Islak toprağı eşeledikte küçük, tuhaf bir şey çıkıyordu. Kokusu dayanılmaz bir şeydi bu. Ne olduğunu anlayamadığı, bir kokarcadan beter kokan şeyi eline aldı ve genzini yakan pis kokusuna rağmen göğsüne yakın tutarak çıktı koruluktan.

İşbiliyye'deki ikinci hocasının dergahına gitti. Söyleşiyorlardı. Çok sayıda mürid, şeyhin çevresinde halkalanmış, sessiz, kendinden geçmiş bir haldeydi. Şeyh, güçsüz ama bir o kadar insanın gönlüne işleyen giz dolu bir sesle noktadan söz ediyordu. Dilinden düşen son cümle, 'nokta herşeyin özüdür' oldu.

Girdi içeri ve eşiğe oturdu. Elindeki o tuhaf şeyin kokusu kısa sürede doldu içeri. Herkesin genzini yakan bu iğrenç koku, şeyhin de dikkatini dağıtmasına neden oldu. Eski müritlerden biri, Gezgin'in elindeki şeye bakarak, 'kardeşim nedir bu?' diye sordu. 'Bilmiyorum' dedi, 'korulukta buldum.' 'Peki niçin taşıyorsun elinde? Neden buraya getirdin?'

Mürit şeyhe bakarak sustu. Şeyh, genzini yakan kokunun çehresine oluşturduğu ekşiliği biraz giderdikten sonra, 'bize bir açıklama borçlusun' dedi. Gezgin susuyordu. Diğeri kadar eski olan bir başka mürit, dayanamayıp söze karıştı, 'efendim sanırım manevi çabalarının bir parçası olarak bunu yapıyor.'

Şeyh konuşan müride bakmaksızın, gözleri sürekli Gezgin'de olduğu halde, 'kendisine soralım' dedi.

Gezgin, 'yanıldın dostum' dedi müride, 'bu sandığın gibi bir çaba değil. Korulukta buldum onu. Ve kendi kendime şöyle dedim: Madem Allah böylesi pis kokulu bir şeyi yaratmaktan çekinmemiş, ben niçin taşımaktan çekineyim ki.'

Gezgin-Sadık Yalsızuçanlar-Timaş Yayınları

Süt-Yönetmen: Semih Kaplanoğlu

19 Kasım 2009

Kasaba (1997)



Sabahın erken saatleri.

Uyanmışsın koskoca bir tarlanın tam ortasında.

Yüzüne çiğ damlaları düşmekte.

Gözlerini hafifçe aralıyorsun. Meşe ağacının yapraklarının çıkarttığı sesler kulaklarını okşuyor.

Akşam annenin ocakta kızarttığı mısırların tadı ağzında. Üzerine döktüğün tuzlarda dudaklarının kenarlarında.

Birazdan okula gitmek için yola çıkacaksınız yanında kardeşinle beraber.

Şimdi biraz daha bu güzelliğin tadını çıkarmakta. Kollarını makas gibi açıp esnemeli önce. Sonra kendini bırakıp hayaller dünyasına gerçeğin böyle kalmasını dilemeli.

Uzaktan koyun sürülerinin sesleri geliyor. Güneşin yüzü tam olarak çıkmadı daha. Yalayıp geçiyor yüzümün yarısını. Yüzünün yarısı güneş gibi… Diğer yarısı ise gece…

Gece dedenin anlattıklarını hatırlamaya çalışıyorsun. Dedenin cihan harbinden kalma hatırladıkları. Esaret günlerinden bahsetmişti. Oradan oraya sürüklendiği esaret yılları.

Savaş şimdi sana ne kadar uzak öyle değil mi?

Böyle bir cennet bahçesinde zihnini kurcalamasın savaşın yakıcılığı.

Yine akşam olsun. Annen mısır közlesin, babanın dizlerine yat. Deden anlatacak bir şeyler bulur yine merak etme.

Saffet abin ise sırtı size dönük gecenin karanlığında ağaçların ardında kendi derdine sızlanmakta. Bırak o da ağaçlara döksün derdini.

Sonra yine gün tekrar başlayacak.

Kasabaya bir panayır gelecek ve Saffet keçiler kurban edilirken bir damla gözyaşı dökerek kalabalığın arasından kendi yalnızlığına gülecek…

18 Kasım 2009

Kitapların Arasında...



Küçük insanlarız biz. Muhayyilemiz, davranışlarımız, sözlerimiz hep küçük. Kendi halimizde yaşayıp gidiyoruz işte. Kitapçıdan içeri giriyor ve kitapların içerisindeki dev bilgilerin altında eziliyoruz. Bir şey bilmiyoruz. Bir şeyler öğrenmek niyetinde de değiliz bilemiyorum.

Elimize eski bir kitap geçiyor. Burası yeni kitapların satıldığı bir kitap dükkânı değil. Sahaf diye adlandırılabilecek bir yer. Yüzlerce, belki binlerce yılların birikimi kitapların arasına sıkışmış tekrar gün yüzüne kavuşmanın işaret fişeğini bekliyorlar.

Kitaplar, bize bizi anlatmak istiyorlar. Almak isteyene…

13 Kasım 2009

Bir Ruh Macerası-Ayşe Şasa

Kader, senin hoşnutluğunu kazanmaktan başka bir iş yapmıyor;
Kaza ise daima sana boyun eğmeye devam ediyor.

Ah Güzel İstanbul, Utanç, Gramofon Avrat, daha önce burada bahsettiğim Selim İleri’nin ilk ve tek sinema reji deneyimi olan Hiçbir Gece ve en son Dinle Neyden gibi filmlerin senaryolarında imzası bulunan Ayşe Şasa’nın hayat hikâyesinin ilk sayfası Fuzuli’nin Leyla ile Mecnun’unun içinden geçen yukarıdaki dizelerle başlıyor.

Kitapçıda görür görmez aldığım bu sinema emekçisinin hatıraları bakalım okuyucuyu nereye götürecek…

11 Kasım 2009

Bir Nefasete Ağıt...


Bir kısa mesaj kadar uzak.
Bir kısa mesafe kadar yakınız işte.
Yitip gidiyoruz.
Çocukluk günlerine kadar gidiyor zihnim.

Karlı bir bozkır öğleden sonrası.
Tek katlı izbe bir dükkân ve dışarıya yayılan nefis kokular.
Dedemin elinden tutulup ta gidilen esnaf lokantalarından biri.
Şimdi yerinde beş katlı bir bina ve daha modern bir restoran olsa da…
Yapılan yemeklerin tadı eskisi gibi.
Dede Hakkın rahmetine kavuşmuş.
İlk gençlik zamanlarında babanın peşine takılıp gidilmiş.
Sonraysa tek başına uğranılmış.
Tabii gurbet saatlerinden arta kalan zamanlarda.

Başta dediğim gibi.
Birinin ölümü size bir sms kadar uzak veya yakın.
Yağmurun delirten bir şekilde yağdığı an.
Pencereyi açıyorsun.
Pencereyi kapatıyorsun.
Bulutların hizasından takılıp kalmış gözlerin.
Kollarını geriye doğru atıp su damlacıklarının bitmesini beklerken
Ve hiç bitmezken o yağmur kokusu.

Bir ‘dıt’ sesiyle gelen ölüm haberi…
Yağmurun altına atlamak istediğin kadar gerçek işte.
Çıldırmak ister gibi.
Çıldırmayı çocuk oyunu yapanlara inat.

Hatırladığım,
bir köy mezarlığında tepelik yerin güney tarafı.
Yürüyüp varacağım en uç nokta.
Ve şimdi unutmak istediğim anılarla.
Kokusu burnumda tüten kavurma.
Belki hala duruyor
porselen bir tabakta

09 Kasım 2009

Dönme Dolap Duracak!



Bazen bir dönme dolaba bakar gibi bakıyorum. İçerisinde bir sürü dolap olan bir değirmen bu. Dönüyor, rengârenk ışıklar saçıyor ve kendini yenilediğini zannederek eski vehimlerini tekrar edip duruyor.

Belirli zamanlarda yükseldiğini zannediyor belki ama sonunda yine gelip aşağıda duruyor. Bazen makinist indiriyor bazense tekrar bir deneme için devam ediyor değirmenin içerisinde kalmaya.

Ne kadar dönse de nafile. Akşam olacak. Makinist eve ekmek götürmek için dönme dolabın düğmesine basacak ve herkes lunaparkın dışına çıkacak. O zaman bu kadar hayal kırıklığı niye ki. Cahillik irtifa kazandırmıyor bilakis gayyalara yuvarlanabilmen daha da kolaylaşıyor.

Dönme dolap dönüyor işte…

Dönsün bakalım gün batarken duracak öyle değil mi?

06 Kasım 2009

Demirkubuz ve Yeni Filmi Kıskanmak ile Türk Sineması Üzerine



Zeki Demirkubuz’un uzun zamandır merakla beklenen filmi Altın Portakal’ın ardından izleyicisiyle buluşacak. Filmi ile ilgili yönetmenle Taraf’tan Janet Barış etraflı bir söyleşi gerçekleştirmiş.

Bu söyleşi de filmin isminin iddialı olması ile ilgili de bir şeyler söylemiş yönetmen. Hem Örik’e saygı açısından hem de ilk baştan itibaren filmin isminin roman adıyla ilerlemesi dolayısıyla belki ileride bir iletişim kazasına uğramasından korkularak bu ismi değiştirmemiş. Ancak ‘filmin ismini en başından bir sorun olarak görseydim değiştirirdim’ diyerek açık kapı bırakmış. İddialı bir isimle ilerleyen filmin izleyiciyi de şartlaması gayet doğal.

Demirkubuz daha önceki filmlerinde de böyle iddialı isimleri kullandığı oldu. Burada önemli olan izleyicinin o filmden alacağı tatla ilgili olmalı. Kıskanmak duygusunun insan ruhuna nasıl yansıdığı ile ilgili bir beklenti içine gireceği muhakkak seyircinin. Bir de tabiî ki romanı okuyarak gelen bir kitlenin farklı bir bakış açısı bulup o anki duruma göre olumlu veya olumsuz bir tepki verebilmesi de…

Böyle bir eseri aktardığınızda kendi bakış açınızı yansıtabilmeniz en önemlisi belki de.

Tekrar söyleşiye dönersek yönetmen, yönetmen kendi filmi ile görüş ve duygularından başka son dönem Türk Sineması ile ilgili önemli şeyler de söylüyor. Özellikle ilk filmini yapan genç sinemacılar ve ilk filmlerle ilgili söylediklerini ben çok kayda değer buldum.

Yeni ya da eski kuşak beni ilgilendirmez, benim için önemli olan filmin kendisidir. Amerikan sineması dışında özellikle Türkiye, Avrupa sinemasında da böyledir, mesele daha büyük, daha görkemli anlatılıyormuş gibi bir tribe girildiği için kavramlar öne çıkarılır, öznenin kendisi de unutulur. İlk filmler, genç sinemacılar meselesinin de böyle bir hale geldiğini düşünüyorum, önemli olan filmdir. Mesela Sonbahar bir ilk filmdir ama benim için son yıllardaki en iyi filmdir. Reha Erdem’in filmleri ki Reha Erdem de benim kuşağımdan bir sinemacı, onun filmlerine baktığımız zaman da birçok ilk filmin değeri kalmayabilir. Tek tek filmler dururken bu tür kavramları öne çıkarmamak lazım.





28 Ekim 2009

Dem-Sadık Yalsızuçanlar / 2


Halvet Der Encümen’de de anlatırdı. İsmi Nigar. Bir tilki yağmuru sonrası peşinden takip edilen kalın dudaklı o kız işte. Bakışlarını kaçırmak istesen de artık geri dönülmez bir noktada olduğunu sen de biliyorsundur.

Görünce, kalbindeki bağı çözüp bana attı, kendine bağladı. Aşkın rahmetiymiş bu, bunu yıllar sonra anladım. O an neler olduğunu hatırlamıyorum. Sadece iri, badem gözlerini hatırlıyorum. Bir de gamzesini. Gülümseyince belirmişti…




İlk kez korunaksız bir kışa girecektik. Varsa yoksa Nigar. Bir gülse, konuşsa, baksa, ahh şu yağmurda bir ıslansak, birlikte yürüse, ona deliler gibi sevdiğimi söylesem, onsuz öleceğimi.


İlk gençlik zamanları. Hiç unutmayacağını zannettiğin günler. Karnına bir bıçak sokulup, usul usul çeviriyor sanki. İçinde hep bir yara. Kanaman durmaksızın sürüyor. Bir pansumancı bekliyorsun Cemil.

… Gözlerine uzun süre bakamıyor, bakışlarımı kaçırıyordum. İçim eriyordu. Kalbim duracakmış gibi küt küt atıyordu. O da öyleydi. Zaten onu ne zaman görsem kalbim duracakmış gibi oluyordu. Görmeyince delicesine özlüyordum. Her şeyini merak ediyordum. Ona, onu deliler gibi sevdiğimi bir söyleyebilsem… Olmuyordu, tam söz dilime geldiğinde tıkanıyordum.

Sonrasında aşkın hızı ile gönlünün hızı arasında kalacaksın. Bir gün okul bahçesinin gerisinde tanıştığın bir asker bütün hayatının rotasını değiştirecek. Bir çay içmeye gidip bütün bir hayatını oraya teslim edeceksin.

… bu kelimeleri daha önce hiç duymamış gibiydim.
Oysa bir çok sözcük tanıdıktı.
Onları biliyordum.
Dinledikçe bedenim iyice hafifledi.
Ağırlıklarım gitti.
Boğazım düğümlenmeye başladı.
Kalbimi hiç bu kadar hissetmemiştim.
Ağlamak istiyordum.
Dışarıdaki dünyadan tümüyle kopmuştum.
Bir an bunun bir rüya olduğunu düşündüm.

Hayatının geri kalanında süre giden bir acı var yine de. Artık umursamıyorsun ama peki ya Nigar ne olacak? Sevmeyi kaldırıp bir kenara koyabilecek misin? Toprağa beraber gideceğini haykırmak istediğin bu aşk o kadar ağırdı ki… Sevmek nasıl bir şeydi! Yaşayarak öğrenmek bu olsa gerekti…

O an gözlerinin içinde bir çocuk ve bir dağ, bir dünya olduğunu, o dağın içinde bir hazine olduğunu hissettim.

Onu gerçekten seviyordum.


Annenin hüzünlü zamanlarında sen ona bakmaya kıyamazdın. Bütün cefayı sırtlanmış bu kadının çektiği eziyetler hiç bitmeyecek gibiydi. Ağabeyin yine mahpus damına düşecek ve yine ağır bir keder evin duvarlarını kaplayıverecekti.

Olsun. Ümit ve aşk seni sarmış sarmalamış. Keder dediğin nedir. Bu günler de geçecek. Güzel günler görecektiniz. Güzel ve ümitvar günler… Ümid etmek için ızdırap çekmeli önce. Ağlamalı. Geceleri ip gibi yanaklarından inmeli gözyaşı. Sonra okudun, okudun ve okudun…

Kitabı rastgele açtım. Karanlıkta mum arar gibi. Mağarada kaybolmuştum, bir çıkış yolu arıyordum. Bir ışık olacak mıydı? Bir şey bulacak mıydım?



Ne zaman kitabını elime alsam, aklıma hep o söz geliyor. Ne kadarsan bilirsen bil, söylediklerin karşındakilerin anlayabileceği kadardır. Ne kadar, diyorum, okursan oku, anlayabildiğin yaşadığın kadardır.


Hava kararıyor. Bir yol ayrımında olmak ne kadar da zor geliyor. Nigar’a söyleyeceklerin var ama nasıl söyleyeceksin. Ona yaşamının dönüm noktasını anlatıp müsaademi etmesini isteyeceksin. Güneş ağaçların ardına saklanıyor. Ardına bakmadan yürüyeceksin bunu sende biliyorsun ama Nigar’ın gözleri hep yüreğine iliştirilmiş olarak kalacak. Nigar’ın beyaz elleri post it gibi beyninin bir köşesinde yapıştırılmış olarak ömür boyu takılı kalacak. Hayatın demi yaşadıkça çıkacak…

Dem bu demdir dem bu demdir dem bu demdir dem bu dem…
Bu demin devranı değirmendedir… Dünya da bir değirmendir… dünya da bir değirmendir…
Dünyanın bir değirmen olduğunu senden öğrendim efendim…

26 Ekim 2009

Dem-Sadık Yalsızuçanlar / 1

O gün bugündür elime verdiğin elmas kılıçla, bu kırık dökük yaşamımı, anılarımı ev acılarımı yazıyorum. Gözümü dünyaya sen açtın, şimdi senin önüme serdiğin dünyayı anlatacağım. Biliyorum gördüğüm, gerçeğin belki ilk zerresidir. Baktığım pencereden sadece deniz görünüyor. Arada bir dalgalanıyor, bir aykırılık oluşuyor. Renkleri ve biçimleri böyle algılayabiliyorum. Bir şey bilmiyor ve görmüyorum, biliyorum.

Böyle yazıyor Dem’in bir yerlerinde Sadık Yalsızuçanlar, Cemil’in hayat hikâyesini anlatırken. Cemil ismini telaffuz edip geçmemeli elbet. Yazar Cemil’i anlatırken bizlere otobiyografik bir roman kuruyor.

Böyle bir romanda acılarını yazıyor, acıların en ayyuka çıktığı zamanlar ergenliğin en deli çağlarından başlıyor. Kimi zaman çocukluğuna gidiyor, kimi zaman masa başında oturup bilgisayar ekranının karşısında geçirdiği günleri anlatıyor. Anılar, unutulmaya yüz tutmuş bir iş arkadaşının hastalığını da hatırlıyor ve acıtacak biçimde kalemden kâğıda geçiyor.

1960lı yılların Malatya’sında geçen çocukluk günlerinin en kayda değer ve en ümit aşılayan anıları dedeler ve büyükanneler ile ilgili. Onların varlığı çocukluğun korkunç manzaralarına kol kanat geriyor. Koşmaktan yorulup ta ekmeğin arasına dürülüveren nevalelerle enerji depolanıyor. Onlara ait evlerin kuytu gölgelerinde uykuya dalınıyor ve hep o gecelerde nefis rüyalar görülüp, o görülen rüyalar hayra yoruluyor.

O zaman televizyon yoktu. Televizyon olan odaya babaannem girmezdi. Babaannem leylak gibi kokuyordu. O zaman çok güzel kokular vardı. Pis şeyler yoktu. Cam gibiydi her şey…

Beyazı görüyordum. Annemin elleri beyazdı, anneannemin, babamın, dedemin, teyzelerimin elleri, yüzleri ayakları beyazdı. Gözleri çok canlıydı. Bakarken gülümsüyorlardı…

Dedim ya cennet gibiydi. Cennetin nasıl bir yer olduğunu sorardım anneanneme, bizim bahçe gibi anlatırdı…




Ama acılar büyüdükçe insanın yakasına daha çok yapışıyor öyle değil mi? Büyüyoruz ve ellerimizi yitiriyoruz. İçinde yer aldığımız ailemizden geliyor bu yaralarda. Çocuğuz, safiyiz desek te kimseye dinletemiyoruz…

O günler ben çocuktum. Ağırlığımla suya dalmamıştım henüz.

Ve delikanlı çağları. Ağabeyin peşinden gidilen devrimci mekânlar. O zamanlar sigaraya da alışmışsın. Göz gözü görmüyor toplandığınız yerlerde. İnsanlar belki de gözlerini birbirlerinden kaçırıyorlar bizim zamanlarımızdaki gibi.

Bu kadar acının arasında bazen mutlu vakitler de tasarlanıyor. Mutlu ve umarsız zamanlar. Bir birinci sigarası yak, çök tenhaya ve unut her şeyi. Öksürük nöbetleri bile kâr etmez bu zevki anlatmaya. Kendimizi öldürürken mutlu oluyoruz. Lakin ya anne yakalarsa…

Anneme yakalandık. Sırtıma inen yumruklardan ciğerimin söküldüğünü hissettim. Sonra babamın Yenice’sinden çalamadığımız anlarda çizgili, sarı defter kâğıdına, kurumuş kavak, kayısı veya dut yapraklarını ezerek sardığımız o acı cigaralardan içtik...

Baban öldüresiye dövse de annen işte. Babanın kahrını çeken o ulu kadın. Hiçbir zaman şikayet etmedi halinden. Hep içine attı. Bütün aileyi bir arada tuttu yıllarca. Dayaklar, aldatmalar ve yalanların içinde duru bir su gibiydi annen.

Babamla ilgili sırları asla faş etmezdi. Ağzı mühürlüydü. Kendisine sürekli acı veren bu adamı sadece onun öfkesinden korktuğu için kolluyor olamazdı. Yıllar sonra annemin sabrını gördüm. Sabır ve dua… onu tutan ve babamın düzeleceğine ilişkin inancını pekiştiren bu idi…

Bu kadar karmaşa ve umutsuzluğun arasında güzel şeyler de olmuyor değildi. Aşkın rahmet olduğunu o zamanlarda anlamıştın.

DEVAM EDECEK...

23 Ekim 2009

Mongolian Ping Pong / Devam...


Ve film başlar…

Aklınızdan yanı başınızda bir köy yerinde ya da ilçeye en yakın kasabada yaşanan küçük olaylar geliverir. Moğol bir çocuk steplerin orta yerinde kendi başına bir şeylerin beklentisini yaşarken ping pong topu ile hayatının da akışı değişir.

Yaşarken hayatın anlamlandırabilmenin en önemli şartı yaşınızın büyüklüğü ve olgunluğu olsa gerektir. Hayatın kapanacak perdesine doğru yavaş ve zorlu deneyimlerle ilerlerken olgunlaşırsınız. Acılar kıvama gelir.

Yorulursunuz. Düşünürsünüz ve korkarsınız.

Çocukluk öyle değildir ki…

Sadece saniyeleri yaşarsınız. Ne olmuş? Neden olmuş? Umurunuzda olmaz. Dayak yersiniz, ardından elinize bir dondurma tutuştururlar sevinirsiniz.

Büyüdükçe böyle olmaz ki…

Dondurmayı erite erite ağlarsınız. Yapış yapış olur ayalarınız. Sonra o yapış yapış olan ellerinizle gözyaşlarınızı silmek istedikçe yüzünüz gözünüz berbat olur.

Büyüklük ne kadar kibirse, çocukluk o kadar mütevazılıktir…

Büyüdükçe kırar dökersiniz. Sayar, söversiniz ama çocuklar daha olgundur size göre. Yaşadığınız hayat deneyimi bir mesafe aldırmamıştır size…

Kimseyi sevemezsiniz. Kimseyle iletişim kuramazsınız. Güler yüzünüz hep bir menfaat için çizilen dudak eğriliğidir.

Çocuk karşılıksız sever ve bunun için ek bir şey istemez. İstese bile mutlaka ihtiyacı vardır gerçekten.

Bir topun bir ulus için kıymetini kavrayarak sırf onu götürebilmek için binlerce kilometreyi göze alabilirsiniz.

Çocuk milletleri ayrıma tabi tutmaz. Onun kutsalına leke düşürmez, bir ping pong topu olsa dahi…

Emaneti son ana kadar dahi olsa vermenin ızdırabıyla gözyaşı döker.

Ve o ulusun bir bireyi ‘Top sizin olabilir’ dediği anda ise mukaddes bir emanetmişçesine ona sahip çıkar.

Ama anne ve babalar anlamaz çocuklarını. Çocuklar olmuş başak gibi eğilir. Büyükler ise ‘çıt’ diye kırılıverir naif bir rüzgârdan.