Elia Kazan'ın Taşra İzlenimleri ve Yumurta

Ümit Bayazoğlu'nun kapatılan Nokta dergisinde yayınladığı ünlü yönetmen Elia Kazan'ın anısını buraya almak istiyorum.

Bayazoğlu, 20 yıl öncesine ait bu gözlemlerde kendi çevrenizden veya ailenizden birilerine rastlayabileceğinizi belirtiyor.

Yumurta filminde böyle bir sahne ile karşılaşırsınız. Şair Yusuf, veraset işlerini halletmek için birkaç gün daha kasabada kalmaya karar verir. Evinden çıkıp kasabanın merkezine doğru ilerlerken bir arkadaşıyla karşılaşır ve arkadaşının ısrarı üzerine bir birahaneye girerler. Gündüz vaktidir ve arkadaşı ufak ufak demlenmektedir. Yusuf'a da bir bira söyler ve eski günlerden bahsederek içerler. Yusuf'un ruh halini bir kenara bırakırsak arkadaşı kasabaya sıkışmış ve kaderine razı olmuş bir ruh haliyle konuşur. Sohbetin ortasında oğlu gelip "Annem çağırıyor, eve gelsene Baba! demesine rağmen pek yanaşmaz.

Aşağıda okuyacağınız Kazan'ın anılarını Kaplanoğlu okuyup okumadığını bilmiyorum ama Taşra erkekleri ile ilgili her iki yönetmenin de doğru ve yerinde gözlemler yaptığı ortada.

Peki ya taşra kadınları?
(Taşra kadını ile ilgili olarak Süt, güzel bir karakter tahlili veriyor.)

Bayazoğlu'nun yazısından ilgili bölüm aşağıdadır.

...

Kazan, son Türkiye ziyaretinde Afyon'a gitmiş, bir süre o civarda çekeceği filme göre yerler aramış. Gece olup otelde sıkılınca, sokağa çıkıp rasgele dolaşırmış. Nerede ışıklı bir yer görse, burası ya bir kahvehane, ya bir birahaneymiş. Ve hepsinde de sadece ve sadece erkekler varmış, üstelik gencecik erkekler. O da buralara girmiş, çıkmış. Bir bira söyleyip rast geldiğiyle sohbetler yapmış. Kimseyi huylandırmadan, bir sinemacı gözüyle mekânı, eşyaları, insanları iyice süzmüş.

Bu gençlerin bilhassa kıyafetleri, genellikle koyu renkte, ucuz, sağlıksız ve birbirine çok benziyormuş. Sakalları da bakımsız, saçları kirli ve kepekli, sanki hepsi bir berber elinden çıkmış gibi aynı modelmiş. İçlerinden biraz hallice olanlar, yani hali vakti yerinde olanlar, birahaneye gelir gelmez, önce masaya şrank diye bir anahtarlık demeti, bir Amerikan sigarası, bir çakmak, (şimdi olsa bir de pahalı cep telefonu) atmalarından ve bira yerine rakı-peynir-kavun söylemelerinden belli oluyormuş.

Bu gibi iyi beslenmiş birkaçının dışında, birahanede çoğunluğu oluşturanlar, genellikle sarı benizli, ince, dal gibi uzun, küskün, mahzun, kırgın ya da kızgın melankolik tavırlar içindeymiş. Bunların sırtında "anne örgüsü" hırka, yelek, kazaklar varmış. İçlerinde gece boyunca kimseyle konuşmadan bir kibrit kutusuna sürekli takla attıranlar mı istersin, aynada kendi kendisine tapınanlar mı, mırıl mırıl duvarlarla konuşanlar mı? Birahanelerin tavanında tütün, ter ve amonyak kokusundan oluşan bir bulut asılıymış. Yerde ise affedersiniz, tükürük, izmarit, ganyan kuponları ve çekirdek kabuklarından oluşan bir halı seriliymiş.

Gerçi bir müzik çalıyormuş, televizyon da acıkmış ama ne kimse müzik dinliyor, ne de kimse televizyon seyrediyormuş. Herkes bağırarak ve acımasızca bir ağızdan konuşurken, aralarında çok ağır, çok kaba müstehcen el şakaları yapıyorlarmış. Hemen hiç biri eğleniyor gibi gözükmüyormuş. Tersine, hemen herkes hem kendisiyle, hem de çevresiyle sanki sürekli bir kavga halindeymiş.

Kazan, bir-iki bira yuvarladıktan sonra bu gençlerden bazılarına yaklaşmaya, yanaşmaya çalışmış, onlarla konuşmuş. Onlara özellikle gelecekte (istikbalde) ne yapmak istediklerini sormuş.

Bundan sonrası çok önemli: Hiçbirinin Afyon'un sınırlarını aşan bir hayalinin olmadığını dehşete düşerek fark etmiş. Taşra ıssızlığında, yalnızlıktan kendini tekrarlaya tekrar-laya kavrulan, cinsel özgürlüğü olmayan, elinden hiçbir iş gelmeyen, ne hayata ne de kendine hiçbir katkısı olmayan, koskoca Anadolu gençliği için "yürüyen zamanın" bir şey ifade etmediğini fark etmiş.


...

Yorumlar