Kavşak (2010)


Bir öyküye başlamak nasıl bir duygudur bilemezsin. Vurucu bir cümle bulursun. Zannedersin ki hikaye sadece tek cümle ve o cümlenin haşmeti bütün hikayeyi ezer geçer. Yazar da o cümlenin altında kalır, öykü de, öykünün yer aldığı eser de…

Filmlerdeki mesele de bu değil mi. Güzel bir insan öyküsü bulursun ve onun öyküsü ile filme giriş yaparsın. Seyircinin ağzı açık kalır ilk 10 dakikada.

Filmin ilk dakikalarında gördüğümüz ailesine sıkı sıkıya bağlı adamın keyfinin yalnızca yıllardır tek başına kullandığı odasına başka birinin gelmesiyle mi kaçtığının meçhuliyeti izleyici için merak uyandırmakla kalmıyor aynı zamanda bu adamın hikayesine bir yerlerden de girmek heyecanı kamçılıyor.

Adam işyerinden akşamın ilk karanlığı çökerken çıkıyor. Uzun otobüs yolculuğu sonrası mahallesinin durağında iniyor. Ağır ağır ıssız sokaklarda ilerliyor ve evine varıyor. Tam bu esnada izleyicinin merakı hafiften giderilmiş oluyor. Adamın kendi kafasında kurduğu kurmaca bir dünyaya konuk olduğumuzu anlıyoruz.

Sonra eşinden ayrılmış ama evli olduğu yalanına sarılan oda arkadaşı bir kadın, işyerinden hasta yakını için yolsuzluk yapan genç ve nihayetinde bütün aile efradına şiddet rüzgârları estiren bir ev sahibi.

Bütün kahramanların hikâyeleri birbirleriyle bir şekilde kesişiyor. Bu bazen kendilerinin de farkında oldukları bir anda ya da hiç haberdar olmadan gerçekleşiyor.

Ama tüm bu hikâyenin öznelerinin dâhil oldukları yaşamlar izleyicinin nezdinde ne kadar kabul görüyor burası ilk dakikalarda çözümleyemediğimiz ana kahramanın öyküsü gibi meçhul olarak kalmaya mahkûm oluyor.

Böyle ilgisiz karşılaşma üzerine kurulan sahnelerin de izleyici nezdinde algı dağınıklığına yol açacağı ve film bittiğin de damakta hiçbir tat bırakmayacağı da mecburi istikamet olarak görünüyor.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Elia Kazan'ın Taşra İzlenimleri ve Yumurta

Hiçbir Gece (1989)