Aşk Hep Geç mi Gelir Evrenime?


Ayaklarımın beni zorla götürdüğünü hissediyorum. Yine sinemaya tek başıma gidiyorum. Yine hiç kimsenin seçmeyeceği, gözyaşlarımın yanaklarımdan omuzlarıma düşeceği bir aşk filmini seçip; koskoca salonda belki benim gibi ruh haline sahip insanlarla ya da yeniyetme aşıklarla izleyeceğim. Kocaman salonda koltuğa gömülüp, bedenimi koltuğun üzerinde bırakıp ruhumla perdenin içerisinden filmin derinliklerine ineceğim. Sert bir gong sesiyle verilen arayla mıhlandığım yerden kalkamayacağım. Sonra verilen arada aldıkları kola ve patlamış mısırları keyifle ve büyük bir gürültüyle götüren neşeli çiftleri umursamadan kendi hüznümün selinde boğulacağım.


Seçtiğim film belki hüznümü katlayacak türden. Tam bir aşk filmi değil. Hayata tutunamayan üç kadının öyküsü. Kimi kayıp gidiyor bu hayattan, kimi ise uzaklaşmak istedikçe en merkezine doğru bir güç tarafından çekiliyor. İradesizce bir çabayla salona giriyorum. Yergöstericinin istediğiniz yere oturabilirsiniz sözünü gelişigüzel dinliyorum ama yine de dediğini yapıp dilediğim yere oturuyorum. Birkaç dakika hiçbir şey yapmadan sinema salonunun loş aydınlığında filmin başlamadan bitmemesini istiyorum zaman dursun ve ben işte burada kendi benliğimden soyutlanmak istiyorum.

Arka sıraya birilerinin oturduğu ayak seslerinden belli oluyor. Koltuğa yerleşme ve üzerindeki palto ceket ya da montların yan taraftaki boş koltuğun üzerinde intizamlı bir şekilde yerleştirilmeleri ritüeli sürüyor birkaç dakikada. Bilemiyorum, bu kadar ayrıntıyı nasıl hatırlıyorum. Yoksa rüzgarın bile ben de bir hatıra mı bırakmış. Üzerimdeki kalın paltoyu hala çıkarmadığım fark ediyorum. Film başlasın çıkarırım diyorum içimden.

Başlasa keşke film.

Film başlasın

Başlasın artık şu film.

“Film başlamadan bir kahve içseydik keşke” diyor kadın sesi.
Ve ardından “Filmden sonra her zamanki yerde içeriz” diyerek verilen cevabi ses. İkinci kadın sesi içime ince bir yağmur gibi işliyor. Islanıyorum bu sesin yağmurunda.

“Filmden sonra her zamanki yerde içeriz”

Artık film başlasa da önemi yok. Kısa bir ara verilse hemen, görsem o melodik sesin sahibini, ruhuma inen o güzel sesin sahibinin gözlerini görebilsem.

Ne geride kalanlar ne gelecekte başıma gelebilecekler. Hepsi kendi gökyüzümde toz bulutu gibi dağılıyor. Bir kum fırtınası geliyor beynimi hallaç pamuğu gibi atıyor.
Büyülü bir ses ve onun sahibi. Kulaklarımda “Filmden sonra her zamanki yerde içeriz” sözü yankılanıp duruyor. Hangi yer burası. Her zaman ki yer, benim için de her zaman ki bir yer olabilir mi? Onu devamlı görebileceğim bir yer. Kahve içerken onu seyredebileceğim bir yer.
Kendi evi olmasa keşke.

Sonra film bitiyor çıkıyoruz onlar önde ben arkada. O sesin sahibinin hangisi olduğunu anlamam lazım önce. Biri irice ve sarışın, diğeri ise kumral ve çok zayıf. Bir hastalığı var sanki. Anlıyorum ki hastalıklı olanmış büyülü sesin sahibi. İyi hayal kırıklığına uğramadım bari. Yağmur hissetmeden ıslatıyor bedenimi. Yetişmeye çalışıyorum arkalarından. Sinemanın köşeyi döner dönmez yokuş aşağı iniyorlar ana caddeye doğru. Yağmur yavaş yağsana kaybedeceğim umut sesimi. Kaybedeceğim daha bulmadan yitirdiklerimi. Ana caddeye varmadan sağda bir cafeye giriyorlar ben de hemen arkalarından.

Yüzünü görebileceğim köşede bir masaya yerleşiyorum. Her hareketini uzun uzun izliyorum. Saçlarının uçları ıslanmış bu noktadan görebiliyorum. Keşke daha yakın bir masaya otursaydım diyorum. Hala üzerimde bu kalın palto. İçerisi sıcak. Zaten hem koşturmacadan hem de heyecandan tarifsiz terler boşanıyor vücudumdan. Ellerimi saçlarımın üzerinde gezdiriyorum. Bu sefer ellerim ıslanıyor. Kutudaki peçeteden çıkarıp ellerimi kuruluyorum. Gözlerim o masada ve o büyülü sesin omuzlarından masayı seyrediyor sanki. Bi sinek olsam konsam diyorum masanın orta yerine.

Garsonu çağırıyorlar. Gülerek bir şeyler söylüyorlar. Garsonda tanıyor galiba. Her zaman ki gibi demişti ya ondandır. Birkaç dakika sonra garson siparişlerini getiriyor. Sonra benim masaya yöneliyor. Ben de garsondan onların istediği kahveden istiyorum. Espresso Macchıato içiyorlarmış. O büyülü sesle aynı kahveyi tatmak istiyorum. O zayıf ve kumral kızla And dağlarında yılgın atların üzerinde kahve toplayıp ellerinden kahve içmek istiyorum artık.
Bir saate yakın ben şaşkın ve tuhaf hallerde seyrediyorum. Saçlarıyla oynayışı. Sağ eliyle fincanın kulpundan tutuşu. Kahveden bir yudum aldıktan sonra tabağa koymadan elinde fincanı çevirmesi.

Dudaklarından kulaklarına yayılan tebessüm fırtınasıyla fezaya yükselip Küçük Prens gibi bir küçük gezegende bu büyülü sesle beraber yaşamak istiyorum.

Kahvelerine içtikten sonra bir taksiye binip gidiyorlar. Ben ise taksiye verecek param olmadığı için kahvecide öylece kalakalıyorum. Daha bitmemiş kahvenin sıcaklığı ise fincandan ellerime doğru geçiyor.

Üşür gibi oluyorum birden. Sıkıca bir battaniye olsa ya da ayaklarımın üzerine sıcak su torbası koysa haminnem. Yine bir hüsran mı yaşadıklarım. Bir kahve kokusunun aroması sarıyor her yanımı.
Hep burada kalsam seni beklesem. Gelsen ve öylece karşı masada otursan. Yine bu kirişin arkasından göz ucuyla sana baksam. Kahve içişine, konuşmaların ardından hafif hafif gülüşlerine. Dudaklarından yanaklarına doğru yayılan o gamzeli tuhaf enerjiye. O gamzelerin arasından ruhuna inebilir miyim bilmiyorum.

Birkaç hafta daha bekleyeceğim seni bu masada. Her zaman ki yerde dedin ya. Biliyorum. Bugün olmazsa yarın, yarın olmazsa bir hafta sonra geleceksin ve yine bu masada karşımda nefis aromalar eşliğinde kahve dumanının arasında kaybolacaksın. Gözlerimin önünden kalbime kuyruklu bir yıldız gibi kayacaksın.

Yorumlar

kebeci dedi ki…
Bazen;
Tenine düşen yağmur damlası gibi;
Boynundan aşağıya süzülüp akmak istersin.

Ama hep geçtir...
adsoy dedi ki…
hayat geç,

Geç! hayat!
beenmaya dedi ki…
özlemişim seni okumayı...