This is England ve Frozen River - 1


İki filmi arka arkaya seyretmek hiç âdetim değildir ama bu sefer nedense iki yakıcı filmi bünyemi zorlayarak ta olsa seyrettim. Her ikisi de yabancılar ve yerliler üzerineydi. Daha doğrusu bu yeryüzü topraklarının her yerinde süren burası benim ve yabancılara yer yok anlayışının keskin eleştirileri üzerineydi. Herkesin bir yerlere ait sahiplik hissettiği ve bu sahipliği bozmak istememesini bir çocuk ve kadın üzerinden gördüm. Kadınlar ve çocuklar belki de bu sahiplik hissinin en çok ötelediği varlıklar. Ama onlar bile bazen etkilenip korkunun en önemli öğesi durumuna gelebiliyorlar.

İlk film 80lerin başında küçük bir İngiliz banliyösüne odaklanıyor. 80lerle ilgili tüm popüler ve klişe anların, durumların yaşandığı bu bölgede 12 yaşında bir erkek çocuğun yaşamının içine giriyoruz. Shaun dediğimiz bu küçük çocuk, babasının Falkland’da ölmesi sonucu devletin verdiği lojmanvari tekdüze bir evde yaşamını sürdürmektedir. Babasını çok özlemektedir. Okulda bir arkadaş edinememiş ve bu özlem onun içinde büyüyen bir yaraya dönüşmektedir.

Tam bu esnada kendinden yaşça büyük bir arkadaş grubunun içine girer. Akşamları birbirlerinin evinde toplanıp kafaları çeken, gırgır şamata içerisinde yaşamlarını sürdüren bu hippi topluluğun içine bir akşam dazlak bir adam gelir. Hapisten yeni çıkmış ve dengesiz hareketleri olan bu genç ilk başlarda Shaun tarafından pek te hoş karşılanmasa da onun vatan, bayrak üzerinden söyledikleri baba özlemiyle de birleşince Shaun’u içine çeker. Faşizan sloganlar ve ülkenin tehlikeye gittiğine dair sloganlar yüzüne çarpılınca gözyaşlarını akıtır.

Onun derdi aslında babasıdır. Ne büyük bir derttir babasızlık. Shaun’u annesi bile anlamaz. Kendinden büyükçe bir kıza aşık olur. Duvarlara karaladığı sloganlar besler çocuk dünyasını.

Memleket dediğin nedir ki… Anneler, çocuklar, işsizler, hippiler, korkaklar, özleyenler, umursamazlar…

Shaun acı çektikçe gülüyor, Shaun gülüyor bir ülke yok oluyor. Göçmenlerin topları ellerinden alınıyor. Shaun gülüyor. Arabanın en önüne kurulacağını sanıyor. Kolunu pencereden dışarıya sarkıtıp göle dönmüş uçsuz bucaksız tarlalara bakıyor.

Burada annenin umursamazlığı ve daha bir çocuk olan oğluna tavrı beni çok rahatsız ediyor. Sevgi görmeyen Shaun, faşizmin karanlığına boğuluyor…

Bu sevecen ve iyi niyetli çocuk, trajik bir olay sonrasında gerçeklerin ortasına düşecek ve bir sahil kenarında ruhunun hitamına erecektir ama yastığına döktüğü gözyaşları koca bir ülkeyi hala ağlatmaya devam edecektir.

Belki de tüm yeryüzünü…

Devam edecek…

Yorumlar

Burak GÜNEY dedi ki…
Yorumunuzu beğeniyle okudum,senaryonun kriptosunu açar nitelikte güzel bir yazı olmuş.
Fakat her şey iyi güzel de,Shaun'un annesinin onla ilgilenmediğini söylemek güç..
Dönemin İngiltere'sinde,gençler arasındaki anlık ilişkilerin ve rehavete,sokak kültürüne dayalı bir ortamın getirdiği günlerde yeni de olsa hızla değişen zamana göre eski bir annenin çocuğuyla tutunuşunu gördüm ben kendi adıma..ona ayakkabı oluşu olsun,saç kesimine kadar onu kollamak istemesini,fakat sonra onun mutlu olduğunu ve bu hislerinin bozulmaması için o ortamı çocuğuna kabullenmesini..
Elbette bir batılı anneden doğu normlarında davranışlar bekleyemeyiz.
Ama bu ilgisizlik değildi.Eşini kaybetmiş bir anne,1980'lerin adasında bu denli iyi yansıtılabilirdi.
Sevgiler..

Bu blogdaki popüler yayınlar

Elia Kazan'ın Taşra İzlenimleri ve Yumurta

Hiçbir Gece (1989)