Yumurta'nın Zihinde Bıraktığı İzler - 1


Yumurtayı izledim bu hafta sonu uzun uzun. Daha üçlemenin diğer filmlerine geçmeden uzun uzun Yusuf’un yolun yarısından yaşamının nasıl göründüğüne baktım. Yavaş yavaş Yusuf’un yaşlarına doğru ilerlemenin vermiş olduğu bir hüzün tetiklemesi de olabilir benim ki.

Dingin bir ırmak gibi izledim Yumurta’yı, Hesse’nin Siddharta’sında ki Govinda gibi bir ırmağının kenarına çökerek izledim. Suyun oynayışında kendi hayat çizgimi gördüm. Yumurta Yusuf’u anlatmıyordu beni, seni, bizi anlatıyordu.

Yusuf bir gece vakti, şarabı kadına tercih ettiğinin hemen sonrasında annesinin öldüğünü haber alıyor ve derin bir kuyuya kendini bırakıyor. Biliyor ki bu kuyu onu ya öldürecek ya da yeniden diriltecek.

Sadece yolları, tünelleri, yol kenarındaki ışıkları ve gecenin karanlığında bu garip adamı izliyoruz.

Annenin ölümünden bahsetmişken bir hasta ziyaretinden dönerken bir arkadaş annenin ölümünün bütün bir dünyanın ölümü gibi olduğundan bahsetti. Aniden arabayı durdurdum ve o anda onun yüzüne baktım. Korkunçtu. Sanki annesi ölmüş gibi bana bakıyordu. Ne zaman bir annenin öldüğünü duysam o arkadaşın gözleri gelir önüme.

O zaman anladım ki Yusuf’un işi ne zor imiş. Yusuf’un annesinin ölümü sonrası ne hissettiği konusunda çok fazla bir fikre sahip olmuyoruz. Yüzünden hüzün akmıyor. Arayış içerisinde dolaşıyor sokaklarda. Annesinin ve çocukluğunun geçtiği o eve gelince bile çok vakit geçirmek istemiyor.

Kendini sokağa atıyor. Veraset işlemlerini halledip ‘ben buradan nefret ederdim’ dediği bu kasabadan uzaklaşmak istiyor. Sonra belki izbe dükkanda şarabı kadına tercih edebilir bilemiyorum.

Yusuf’un kasabadan ilk sıkılma anı annesinin defninden sonra oluyor. Kasabanın dışında kendini ormanın kuytuluğuna bırakıyor. Uyuyor uyanıyor sonra belki tekrar uyuyor. Elinde küçük bir yumurta avuçlarının arasından kayıp düşüyor ve Yusuf üşüyor.

Yusuf arıyor, aranıyor ama o bulmak istediği şey, hiçbir zaman yakalanamıyor. Her şey kendi akışında yavaş yavaş ilerliyor.

Akşam çökmüş kasabanın üzerine berbere girip bir traş olmak istiyor. Köpekler ve birkaç arabaya kalmış sokaklar. Traş sonrası berber koltuğunda da uyuyor.

Uyku arınmaktır değil mi? Yusuf uyudukça arınmak istiyor.

Kuyunun derinlerinden çıkmak ve ışığa kavuşmak…

Evde onu bekleyen biri var. Uzaktan akrabaymış. İsmi Ayla’ymış. Hiç görmemiş Yusuf. Önüne ayağına tam olamayan iki terlik ve birkaç kapta yemek uzatıyor bu temiz görünümlü kız. Yusuf bir şeyler yiyor ve kendini annesinin evinin gizemli karanlıklarına bırakıyor. Bu karanlıklarda Ayla’yı da tanıyacaktır zaten…

Sonra gece tabii ki…

Yusuf, karanlıklarda kuyu hesabında yine.

Kuyudan her çıkmak istediğinden inanılmaz bir korku perdesi üzerini örtüyor. Terliyor, bunalıyor. Şu boğazının ucuna takılıp kalmış şeyi çıkarıp atmak istiyor.

O balı tatmak istiyor. Çocukluğundan tadını aldığı o güzel balı…

Ertesi gün bir yumurta aydınlığında uyanmak yine. Yumurta “umut var” demektir. Canlılar, soylarını devam ettirebilecekler demek ki…

Yusuf ilk kez gülüyor. Bir çocuğu seviyor.

Çocuk hayattır Yusuf…

İlk kapanmanı veraset işlemlerinin uzayacağını öğrendiğinde oluyor. Bu kasabadan kurtulamama endişesi korkuyla birleşince eski sanrılar onu yeni bir krizin kucağına itiyor. İplerin elinde oyuncak Yusuf, o ipleri kırıyor ve kendine kavuşuyor.

''Salâ mı okundu?''

Kendi ölümünün salâsının okunduğunu işitmiştir Yusuf. Artık bu kasabaya ısınacak ve kendi kaderini zorlamayacaktır. Ölüp dirilmiş bir insan gibidir artık.

Sonra ikinci bir engel daha görünür. Bir arkadaşı yolunu keser. İki tek atmak ister. Yusuf hiç istemez. Nerden çıkmıştır bu eski arkadaş şimdi. Kaçıp kurtulmak isteği tekrar depreşir. Arkadaşı ile eski günlerden bahsedince eski aşkının ne durumda olduğunu da öğrenir. Kasabanın lisesinde öğretmendir o şimdi. Okula gider bulamaz. Eve dönerken ona başsağlığına geldiğini görür.

Yine sabah olur. Sabah, yeni bir haber de getirir belki.

Yusuf’un elinde Bal ismiyle yayınlanmış şiir kitabı. Annesi ne kadar da sevinmişti. İlk kitap ödülü alan oğlu için. Gazeteden haberi kesip buzdolabının üzerine kondurmuştu bile. Yusuf için bu ne kadar da şaşırtıcıydı ama bir o kadar da pişmanlık verici.

Elinde kitapla limon ağacının altında oturan Ayla’nın yanına iner. Ayla’yı seyreder. Ayla’nın gökten inip onu sarmasını diler belki de. Bir erkeğin bir kadının ensesini izlemesi ve ondan esenlik dilemesi gibi bir sahneye daha önce rastlamadığımdan etkileyici bir andır. Kız utanır. Yusuf sevinir. Çünkü onun utanması karşılıksız olmadığının delilidir.

Yusuf, annesinin adağını gerçekleştirmek için Ayla ile kısa ama uzun bir yolculuğa çıkarlar…

Yolculuk farklı saiklerle uzayacak ve Yusuf bunu kendi için aydınlık rüyalara yoracaktır…

Devam edecek…

Yorumlar

handan dedi ki…
filmi tekrar izlemiş gibi oldum...hatta yazı görüntülerin ateşiyle gönlünüzde öyle pişmiş ki...yakıcıydı...az önce bir tanıdığımın annesinin öldüğü haberini aldım...ve bu yazıyı okudum...her ölüm erken...her ölüm kendi ölümümüzü hatırlatan bir mektup...kuyulardan aydınlık rüyalara çıksın gönüllerimiz...günlerimiz...yüreğinize sağlık...anlatım enfesti
Biblio dedi ki…
Yumurta uzun zaman önce izlediğim, kapılıp gittiğim filmlerdendi ama nedense aklımda en net Rimbaud'un şiiri kalmış, Nejat İşler'in sesinden çok etkileyiciydi.
Bu müstesna film için nefis bir yazı başlangıcı olmuş. Ellerinize sağlık

Bu blogdaki popüler yayınlar

Elia Kazan'ın Taşra İzlenimleri ve Yumurta

Hiçbir Gece (1989)