Semih Kaplanoğlu'nu Sevmek-1





Yazının sonunda söyleyeceğimi başta söylemek en iyisi. Semih Kaplanoğlu’nu sevmek yersiz yurtsuzluğu kabullenmektir. Mülteci olabilmektir. Hakikatin peşinde bir arayıştır onunki.

Nuri Bilge Ceylan’la ilgili hazırladığım yazıdan sonra sevdiğim yönetmenlerle ilgili böyle bir dizi yapmaya karar verdim. Nuri Bilge’nin benim sinema izleyicisi olarak hayatımda özel bir yeri vardır. Belki 90 lı yıllarda Türk Sineması adına bir umut taşıyan tüm yerli izleyicinin de böyle bir beklentisivardı. Nuri Bilge o umudun taşıyıcısı oldu. Yepyeni bir dil geliştirdi ve o dil diğer genç yönetmenler için de önemli bir yön tayin etti.

Semih Kaplanoğlu bu dönemde ortaya çıkmış yönetmenlerden biridir. Yönetmenliğe veya sinemaya başlamasını kastetmiyorum. Yoksa baktığımız zaman TV dünyası için o zamanlarda yazıp yönettiği bir dizi ile önemli izleyiciyi de kendine çekti. Kadın erkek ilişkileri için önemli bir gözlemi yansıtıyordu bu dizi.

90 lı yıllarda ortaya çıkan sade ve dingin dilin bir ucundan da o tuttu. Kendine has geliştirdiği uslup ise yeni sinema anlayışından onu bambaşka bir sinema dilinin zirvesine oturttu. Onun bambaşka diyerek tam olarak tarif edemediğim sinema dilini yazının ilerleyen bölümlerinde anlatacağım. İlk önce onun filmleriyle tanışma zamanlarıma dönerek kendi yaşamam için Kaplanoğlu’nun önemini anlatacağım.

İlk filmi olan Herkes Kendi Evinde bir derginin sanat bölümünde ufak bir yazı olarak karşıma çıkmıştı. Aidiyet sorununu anlatan, insanın yersizliği ve yurtsuzluğu üzerine bir film olduğu vurgulanıyordu. Bu filmi ne kadar uğraşsam da izleme şansına erişemedim. Belki yönetmen bu konuda bir girişimde bulunur da ilk filmini herkesin seyretmesi imkânına kavuşulur.

Aklımın bir kenarında yer etmiş sanırım. Bir filmle ilgili görsel doküman veya basın bülteni o film hakkında izlenim bırakıyor seyircinin kafasında. Bu filmi de beynim olumlu filmler kategorisine atmış olmalı ki yönetmenin ikinci filmi olan Meleğin Düşüşü nü ilk duyduğumda hemen o ilk filmi hatırladım.

Meleğin Düşüşü’nü fazla zaman kaybetmeden seyrettiğimi hatırlıyorum. Bir film festivalinde olabilir. Daha sonra çok kez dvd’de de izledim. Değişik ruh halleri içerisinde filmi anlamaya çalıştım. Yönetmenin ilk filmini daha da merak ettim bu kez.

Meleğin Düşüşü bir kızın kısmetini açması için uzun bir makara ipini ağaçlara dolayarak kiliseye çıkan uzun yokuşta nefes nefese kalmasıyla başlıyordu. Daha ilk karelerden zorlu bir yaşamın ipuçları vardı. Babasıyla küçük bir apartman dairesinde yaşayan bu genç kız İstanbul’da tutunmaya çalışıyor ama en büyük saldırıyla evde karşılaşıyordu.

Sonra bir yerlerde yine bir kadın ölüyordu. Bu sefer burjuva ve ekonomik olarak rahat bir kadın. Aynı kentte tutundukça daha da aşağıya çakılan bir genç kız ve rahat bir hayatın içinde ölüme yürüyen başka bir kadının hayatları bir şekilde kesişiyordu. Ölen bir kadının eşyaları bir valiz içinde bu genç kıza gelince bir şekilde trajedi başlıyor ve melek uçana kadar da (düşüş demek içimden gelmedi) böyle ce devam ediyordu.

İstanbul acılar ve göçler şehriydi. Aidiyet hissedecek bir şey yoktu bu kentte. Ölsen giysilerin bir valizin içinde kaybolacak. Yaşasan sen kaybolacaksın bu grotesk şehirde. Meydanlarında her telden ses çalacak ve insanlar birbirini anlamadan sadece günü kurtarıp ihtiyacı için bu diyarlara katlanacak.

Yönetmen , sokakların dilini bambaşka anlatıyordu. At gözlüğü ile bakmak yerine bu coğrafyada nelerin yaşandığını gözümüzün önüne ördüğümüz filtreleri kaldırarak gösteriyordu. Tren istasyonunda karşımıza çıkan ürkek ve dişilikten uzak bir çok genç kıza odaklanmamız iyi olabilirdi. Belki onların yaşamlarını anlayabilirdik. Anlamak ta önemliydi çünkü. Zaten sızamazdık bile o trajik hayatlara kıyısından kenarından.

Öylece kalakaldığımı hatırlıyorum filmin sonrasında. Bir valiz, bir kız ve ortada kendi hayatım. Yönetmen işini zor kısmını yapıyor aslında. İnsanı kendi göremedikleri ile yüzleştiriyordu. Yeni bir yönetmenle daha tanışmıştım Türk sinemasında.

Ve bu benim için farklı boyutların da müjdecisiydi….

Semih Kaplanoğlu’nu Sevmek tüm dünyada tanınmasına yol açan üçlemesiyle devam edecek…

Yorumlar

handan dedi ki…
"Ölsen giysilerin bir valizin içinde kaybolacak. Yaşasan sen kaybolacaksın bu grotesk şehirde. Meydanlarında her telden ses çalacak ve insanlar birbirini anlamadan sadece günü kurtarıp ihtiyacı için bu diyarlara katlanacak."

çok yakıcı...
HarryTuttle dedi ki…
Thanks for this series on Kaplanoglu.
Do you know any articles on him, in English or in Turkish, for a link page at Unspoken Cinema. Please send them to me at harrytuttle.screenville@gmail.com if you can find anything. Thank you for the help.
mét7 dedi ki…
yazınızın devamını merakla bekliyorum.

Bu blogdaki popüler yayınlar

Elia Kazan'ın Taşra İzlenimleri ve Yumurta

Hiçbir Gece (1989)