Nuri Bilge Ceylan'ı Sevmek...


Geçenlerde bir arkadaş, Nuri Bilge Ceylan’ı sevme gerekçemi sordu. Hiç düşünmemiştim şimdiye kadar. Bir sinema izleyicisi neden bir yönetmenin filmlerini sever ki? İzleyici ile yönetmen arasında oluşan bu bağın birçok nedeni var. Bu gerekçeleri ben kişiselleştirerek anlatmak niyetindeyim. Çünkü çok genel bir sonuca ulaşma konusunda yeterli donanıma sahip değilim. Ancak kendi yaşadıklarımdan yola çıkarak bir sonuca ulaşabilirim.

Çok iyi hatırlıyorum. Milenyuma bir kala, Doksandokuzda dergileri karıştırırken karşıma sinema köşesinde küçük bir yazı çıkıyor. İkinci uzun metrajlı filmini çekmiş bir yönetmenin oyuncu olarak anne ve babasını oynattığını söylüyor. Ufakta bir resim var haberin üstünde. Yaşlı bir adam(yönetmenin babası olarak tahmin ediyorum) ağaçların ortasında bitevi bir üzgünlükle dalmış gitmiş. Hayran oluyorum o fotoğraf. O dergi günlerce başucumda duruyor. Arada o sayfayı açıp o resmi bütün dikkatimle inceliyorum. O zamana kadar ne kadar film izlediysem ondan daha fazla bir heyecanla o filmi seyretmek için heyecanlanıyorum. İçimde bir kıpırtı var. O yaşlı adamın oturduğu ağaçların altında bende bir anlık soluklanmak, boşluğa öylesine dalıp kalmak istiyorum. Sonra filmle ilgili çeşitli araştırmalar farklı farklı kaynakları karıştırmak ve didiklemek neticesinde değişik görsellere de ulaşıyorum. Ağaçların arasında boynu bükük ve kameraya sırtı dönük bir genci görüyorum. Bu kare de beni etkiliyor. Taşra ve boynu bükük, yılgın bir genç. Kendimi düşünüyorum onu izlerken. Uzayıp giden kavak ağaçlarına bakıp gittiğim çocukluk hatıraları sinema şeridi gibi takılıyor bir katarına arkasına.

Bir yerlerde bir şeyler var. Taşra var. Toz toprak içinde oynayan çocuklar ve hayalleri var. Çatı diplerinde gizlice içilen sigaralar, panayırlarda çadırın hafifçe sıyrılan kapısından izlenen denizkızları var. Deniz olmasa ne çıkar!

Günler, haftaları; haftalar ise ayları kovalıyor ancak bu filmi izlemek için verdiğim tüm uğraşlar boşa çıkıyor. Ankara Film Festivali’nde gidip seyredememenin acısının üzerine bir de oyunculara verilen (hafızam beni yanıltmıyorsa) Jüri Özel Ödülü törenine gidememekte hasretin kıyısına bırakıyor beni. Kentine gelen o oyuncuları ve yönetmeni uzaktan da olsa görebilmek iyi olurdu diyorum sadece. Hayıflanmakla kalıyorum.

Zaman geçiyor işte… İnsan önüne çıkan fırsatlar ve beklentilerin üzerine hayallerini erteliyor ve unutuyor. Unutmak en büyük hasletimiz mi? En sevilen şeyler unutulup gidiyor dosyaların, kâğıtların arasında. Bahtın sürüklediği insanoğlu bambaşka kıyılarına ulaşıyor.
Yıl 2001. Yine gazetelerin birinde küçük bir haber. Deniz kenarında bir yerdeyim ama neresi olduğu meçhul. Dalgaların kokusu bile geldi burnuma. Rüzgâr yaladı geçti saçlarımı ama yeri unutmuşum. Habere geçersek; bir Türk filminin Cannes Film Festivali’nde yarışacağı ile ilgili kısa bir yazı. Yönetmenin ismini duyunca bütün hasretim yeniden canlanıyor.

Taşradan fotoğrafçı akrabasının yanına uzak deniz gemilerinde bir iş bulabilmek gayesiyle gelen bıyıkları yeni terlemiş bir delikanlının tutunma çabaları ile kentte yaşayan akrabasının arasındaki gerilimlerin anlatıldığı küçük dertler filmi yine. Bu sefer bari bu filmi görmeliyim diyorum. İsmi bile ne güzel.

UZAK…

Alıp beni bırakıyor uzaklara. Yine yönetmenin kuzeni olan genç ve arkadaşının beraber paylaştıkları başrol ve Cannes’da alınan büyük ödül. Bunlar nasıl oyunculardır diye merakımın zirve yaptığı ve tası tarağı toplayıp Yenice’ye gitme planları yapılan uzun geceler ve kuşluk vakitleri.

Sonra yine gidilemeyen festivaller, kaçırılan biletler ve sinema hayalinin orta yerinde kalan iki film. Tabi bir de yönetmenin daha önceki yazılarımda çokça bahsettiğim ilk uzun metrajlısı KASABA.

Bir sonraki yazımda tüm bu hayallerle kafamda daha da büyüttüğüm Nuri Bilge Ceylan filmlerini bir gecede nasıl arka arkaya seyrettiğime dair hatıramı da bir sonraki yazımda anlatıyım.

Belki ilk cümlede o arkadaşın sorusunun cevabı da alınmış olur.


Bu yazı ilk olarak kalemşah.com'da yayınlanmıştır.

Yorumlar

ÇOK GÜZEL VE DOKUNAKLI BİR YAZIYDI ELİNİZE YÜREĞİNİZE SAĞLIK
SPİNOZA BU KONUDA DİYOR Kİ KARŞILAŞTIĞINIZ BİRİ YA DA OLAYLARLA İLGİLİ OLARAK BAĞINTILARINIZ UYUŞURSA EYLEME KUDRETİNİZ ARTAR. SEVİNÇ VE SEVGİ DOLARSINIZ YOK HOŞLANMIYORSANIZ O BAĞINTIYI UZAKLAŞTIRMAK İÇİN ÇABA HARCAYACAĞINIZDAN DOLAYI EYLEME KUDRETİNİZ AZALIR VE BÖYLECE TAM KULLANAMADIĞINIZDAN ÜZÜNTÜ İLE DE GÜÇTEN DÜŞERSİNİZ YANİ ASLINDA SİZ GÜÇSÜZ DEĞİLSİNİZ AMA KARŞILAŞTIKLARINIZ SİZİN GÜCÜNÜZÜN BİR KISMINI ÇALAR
BİR ARKADAŞIM DEMİŞTİKİ BİR GÜN HAYAT DENEN SÜPRİZLER VE İHTİMALLER MANZUMESİNİN BİZİ HANGİ KIYIYA TAŞIYACAĞI BELLİ DEĞİL...HALA BİZİ TAŞIYACAK RÜZGARI BEKLİYORUZ SIĞINDIĞIMIZ KOYLARDA...
Adsız dedi ki…
Amiable post and this fill someone in on helped me alot in my college assignement. Gratefulness you as your information.

Bu blogdaki popüler yayınlar

Elia Kazan'ın Taşra İzlenimleri ve Yumurta

Hiçbir Gece (1989)