Nefes ve Kasabadaki O Çocuklar...


Uzun bir zaman dilimi var gibi. Zaman insanoğlunun kendi belirleyeceği bir soyutlukta… içinde bir sıkıntı varsa zaman uzuyor da uzuyor. Geçmek bilmeyen saatler, dakikalar ve saniyeler…

Sabaha karşı uyanıyorum ama buna uyanmak mı demeli bilemiyorum. Gecenin insanı ürperten o serinliği gitmiş; yerini alev alev bir öğlen sıcağı almış gibi. Terden sırılsıklamım. Pencereyi açıyorum. Uzak tepenin ardındaki evden bir horoz sesi geliyor. Kentin ortasında horoz sesi insanı afallatabilir ama alışkınım hoşuma da gidiyor…

Elimi yüzümü yıkıyorum ama nafile. Musluk borularının içine sıkışmış alevli su yüzümü daha da yakıyor. Her ne kadar sevmesem de klima çalıştırılmalı diye geçiriyorum içimden. Oda biraz serinleyince dvd oynatıcıya bir film takıyorum. Sıradan hangisi gelirse hiç bakmadan…

Filmin adı Nefes ve birden ne odanın sıcağı ne de sabah ki melankolik düşünceler aklımda kalıyor. Nefes alıp verirken bu filmi izliyorum. Küçük bir sınır karakolunda bir grup askerin hayatına konuk oluyorum daha kahvaltılarını bile etmeden… Birazdan kumanyaları da gelir belki…

Filmi izlerken bir çok filmi aynı anda düşünüyorum. Özelikle askerin terinin sobanın üzerine düştüğü sahnede bu askerlerin belki bir 10-12 yıl evvelki hallerini kafamda canlandırmaya uğraştım. Karlarla kaplı bir karakolda görev yapan bu askerlerin yine bir kış ayında kartopu oynamaları ve bayır aşağı buzlar üzerinde kaymalarını… Kafamda kuramayınca bir filmi hatırladım. Kasaba’yı… film buzun üstünde kayan çocuk görüntüleri ile başlıyordu. Daha sonraları oyuncu olmadığı halde oyunculukta zirveye ulaşacak olan Muzaffer Özdemir’in kasabanın delisin canlandırdığı kişi burada çocuklarla kaymaya çalışıyor ve her düşüşünde çocukların safiyane gülücüklerinin altında süklüm püklüm oluyordu. Kar kasabanın tüm yollarını dolduruyor. İnsanlar evlerine hapsoluyor ama çocuklar sokakları köpeklere bırakmak istemiyorlardı. Çocukların yanında deliler bağırış çağırış koşturuyorlar, kar usulca yağıyor ve kasaba usul usul bir sessizliğe mahkûm oluyor…

Bu arada tekrar Nefes’e dönecek olursak, sıcacık yatakların içinde sivil hayatın hayallerini kuran askerler ani bir sesle yataklarından doğruluyorlar ve lapa lapa yağan kar görüntüsünün önünde karakolun içine nasıl girdiğinden haberleri olmayan bu komutanı dinliyorlardı.

Çocuklar için karın yağması bir gün bitecek ve okullar başlayacak. Karların kapattığı yollarda ufak geçitler açacak büyükler. O geçitleri takip ede ede okula varacak küçükler. Okul sıvaları dökülmüş karın ortasında kibritçi kız gibi üşümekte. Hayallerinin onu ısıtması için çocukların tatilinin bitip okula dönmesini beklemekte. Çocuklar büyükçe bir kibrit yakacaklar okulun içinde önce okul ısınacak; sonra kasaba ısınacak ve en sonunda belki bu satırları yazan da ısınacak.

Ders başlayacak harala gürele içinde. Öğretmen bir şiir okuyacak. Karla ilgili belki veya bir kardan adam. Çocukların aklına hiçbir şey girmeyecek. Varsa yoksa kar işte. Deli gibi sürüklenmek kar dolu tepelere. Ve umarsızca bağırmak kayarak kasabanın içlerine…

Çocukluk hayalleri görmüş olabilirler mi bu gencecik askerlerde. Evlerinin önünden camiye doğru tahtadan yaptıkları kızaklarla kaydıkları günleri. Keçe bir battaniyenin içinde doğdukları o kasabada en güzel çocukluk kışı unutulabilir mi? Soğuk ellerin anne sıcaklığıyla sarıldığı günler…

Hayaller sert demir sesleriyle kesilir. Uyumanın ölüme götüreceğini haykırır komutan. Ölmek büyük bir uykuya gömülmek değil midir zaten?

Sorumluluklar, sorumluluklar, sorumluluklar…

Öğretmene kulak asmayıp dışarının güzelliğini seyre dalan çocukların gözüne karşı tepelerde bir karaltı çarpar. Bembeyaz karların üzerinde siyah bir nokta ilerlemektedir. Noktalar büyür, büyür ve insana döner… Bu okula geç kalan kendi arkadaşlarıdır. Evleri kasabanın dışında olduğundan ve kar yollar kapattığından zorlukla ulaşır derse.

İçeri girdiğinde boyaları dökülmüş, dikişleri sökülmüş olan botları su almaktadır. Öğretmen hemen döküm sabanın yanına oturtur öğrencisini. Çocuk, ayakkabılarını çıkartır ve kuruması için sobanın altına doğru sürer… Çoraplar ise sobanın teline asılır…

Islak çoraplardan düşen damlalar sıcak sobada adeta dans etmektedir… Öğretmen bir şiir daha okur… Kar tekrar yağmaya başlar… Komutan ise hayallere dalan askerin omzuna vurarak “uyursan ölürsün!” diye bağırmaktadır.

Devam Edecek…


Yorumlar

kebeci dedi ki…
Güzel bağlantı kurmuşsun.
Çok beğendim...
iki film arası bağlantılarla çok hoş bir uslup birleşince güzel yazılar çıkıyor tabi:)) kasaba kar askerlik gibi kavramlardan gerek fiziksel gerek ruhen uzak bir backgroundım olsa da keyifle okudum yüreğinize sağlık
Travis dedi ki…
bi milli aşk yansıması oluştu gitti.. ama dindi sanki

Bu blogdaki popüler yayınlar

Elia Kazan'ın Taşra İzlenimleri ve Yumurta

Hiçbir Gece (1989)