Sarhoş Atlar Zamanı ve Çocuklara Dair…



Yön kavramını bilmediğim zamanlara gidiyor aklım. Sağım neresidir solum neresi. Daha sağın sarımsakla solun ise soğanla öğrenilebileceği yaşlarda bile değilizdir. Şımarmanın bir başka çeşididir yön sormak. Anneye ve babaya çocuk dilinden nereye gideceğimiz veya oraya nasıl
ulaşabileceğimiz gibi sorular sorarak şımarılır. Ne güzeldir şımarmak çocukluğun en büyük nimetlerinden bir tanesi. Kimse size bir şeyi zorla yaptıramaz; kafanızın dikine gittikçe daha mutlu olursunuz ve her yaramazlık farklı şekillerde ödüllendirilir. Çocukluk böyle bir şeydir işte.

Çocuksun; yön kavramını bilmezsin ve bir gün bir pazar yerinde tek başına kalakalırsın. O anda ilk aklına gelen şey ağlamak ve anneni beklemek için çivi gibi kaybolduğunu anladığın yere çakılmaktır. Ağladıkça anneler çabucak gelmez ama ağladıkça etrafına bir sürü insan toplanır. Üzüntüyle karışık anneni beklerken ilgiye mazhar olursun. O zaman herkes tertemizdir. Kimsenin aklından seni uzaklara kaçırmak geçmez. Ağlamalarının boğazını tıkadığı zamanların birinde annen çıkagelir. Onun kollarında biraz daha ağlarsın. Kaybolmak ve tekrar bulunmak şımarmanın en güzel yollarından birisidir. Belli bir süre ve yalnızca o gün daha fazla isteklerde bulunur ve daha fazla şımardıkça onore edilirsin. Ne güzel bir şeydir anne kollarından saatlerce ağlamak. Güvendesin ve mutluluktan ağlayabiliyorsun. Mutlu bir yuvadır bu bahsedilen işte. Sen tam içinde yaşıyorsundur bu anı.

Bir filmi seyrederken bunların aklıma gelmesi tuhaf değil mi? Çocukluk günlerinin doyasıya şımarıldığı anlarına yapılan zaman yolculuğu… Kalabalıklar içinde mutluluktan çıldıramayanların hikâyesinin bizim ağzımızda bıraktığı kekremsi tat.

Doyma hissini yaşayamayanların öyküsü bu film birazda. Sofradan hiç doymadan kalkan çocukların içleri acıtan öyküsü. Yemek hep yetecek kadardır. Açlık hissini bastırırsın sadece. Sevgi bazen hiç yetmeyecek kadardır ama. Ekmek kadar bile bulunmaz bazı zamanlarda. Ekmek bir dilim olur. Sevgi ise o gün ufkunda dahi görünmez.

Film, bir yerlere götürüyor bizleri. O yerler nerelerdir. Böyle yaşam mücadelesi dünyanın hangi ucundadır ki… İran-Irak sınırındaki bir köyde olup bitenler o kadar uzak bırakmış ki bizleri. Hani o çömelseler mi iyiydi yoksa çömelmeden dimdik mi dursalar diye tartıştığımız dağların hemen biraz ilerisinde. Kendi coğrafyamız içinde olanları bile kavrayamıyoruz.


Filmden bir sahneyi anlatarak başmalıyım önce. Anneleri en küçük kardeşlerini doğururken ölmüştür. Babaları ise katırlarla kaçak malzeme getirip götürürken mayınlara basarak daha sonra ölecektir.

Beş kardeşin hikâyesinin içinde ortanca kız olan Emine kendisinden büyük olan ama hem görünüş hem de fiziksel olarak küçük bir bebek gibi görünen ağabeyi Madi’yi kucağına alarak annelerinin mezarına götürür. Aslında evin geçimini sağlamakta olan diğer ağabeyi Eyüp kar kış kıyamette evden çıkmalarını istememektedir. Bir gün Madi’yi doktora götürmek için eve geldiğinde Emine ile Madi’nin evden olmadığını görür. Ablasına sorduğunda her ikisinin de annelerinin mezarına gittiklerini öğrenir. Eyüp, evin sorumluluğunu ve yükünü üzerine almış bir aile reisi olarak sinirle mezarlığa doğru koşmaktadır. Köyde kar bütün yolları, çatıları ve umutları kapatırken; Emine ve Madi’nin yanına gideriz Eyüp’ten önce. Emine, annesinin mezarı başında dua etmektedir. Madi’nin iyileşmesini ister Yaratıcısından. Soğuktan elleri buz gibi olmuştur.

-Allahım, Madi'ye yardım et.

-Onu iyileştir.


Eyüp sorumluluğun verdiği kızgınlıkla Emine’ye kızar ama onun da içi kan ağlamaktadır. Madi’nin ömrü kısalmıştır ve ellerinden başka hiçbir şey gelmemektedir. O akşam bu hanenin sefalet içindeki sofrasına da misafir oluruz. Yer sofrasında beş kardeş birşeyler yerler. Abla, Madi’nin tedavi edilmesi şartıyla başka bir köysen bir gençle evlendirilecektir.

Eyüp’ü yaralayan şeylerden birisi de budur. Keşke annesi ve babası da burada olsyadı diye düşünmekte midir bilinmez.

Yine karlar ve sessizliğin kulağı tırmalayan uğultusu altında ata biner gelin olur. Yetimler bir kez daha yetim olurlar. Madi’de ablası ile gider ama sonra yüzüstü geri gönderilir. Kimse hastalıklı bir kardeşin tedavisi için saadetine gölge düşürmek istemez.

İşte o dağın ardındadır bu yaşananlar. Hangi dağ derseniz belki görürsünüz ama iyi bakmanız gerekir. O dağın ardında yaşananlarla bu dağın ardında yaşanan sefalet hep aynıdır. Peru’da And dağlarının eteğinde çocukları için ot toplayan yerli kadınla Toroslarda keçilerinin peşinde yüzlerce kilometre giden arasında hiçbir fark yoktur ki…

Çocuklar üç kuruş için cam bardakları gazete kâğıtlarına sararlar. Pazar yerlerinde ayakkabılara cila atarlar. Çocuk her yerde çocuktur. Bizler kendi aile hükümranlığımızda deliler gibi şımarırken onların küçük köylerinde yaramazlık hakları yok mudur?

Bu mücadele ve ekmek derdi en çok onları derinden yaralayacaktır…

Tekrar başa dönecek olursak bir filmi neden çeker yönetmen? Ne anlatmak istemektedir? Kendi insanının kendi çocuklarının yaşadıkları onu öncelikle ilgilendirmektedir ve ilgilendirmelidir. Bunu anlatırken hamasetten ve istismardan da bir o kadar uzak durmalıdır. Uzak imkan ve şartlar altında o çocukları bir yönetmen anlatabiliyorsa bizim rejisörlerimiz de bu acılara kayıtsız kalmadan ‘ablasının cenazesinde hıçkırıklara boğulan o sarıca kız çocuğu’nun hikayesini bize göstermelidir.

Çok şey mi istiyoruz?...

Madi dağın öbür tarafına gidiyoruz.

Orada kar yok. Bu kadar üşümeyeceksin.

Yut.

Yutamıyorum, çok acı.

Biraz kar ye. Rahat yutarsın.


[Bu yazı ilk olarak kalemşah'da yayınlanmıştır.]

Yorumlar

Biblio dedi ki…
Çok sahici bir film.. Yazı da filme yakışır olmuş.

Bir zamanlar izleyip birkaç kelam etmişliğim de var hakkında..
beenmaya dedi ki…
nacizane...

http://beenmaya.blogspot.com/2010/06/okumadan-gecmediklerim.html
dışında dedi ki…
gerçekte böyle şeylerin yaşanması ve de küçücük bedenleriyle yaşama tutunmak zorunda kalan çocukları düşündükçe ürperiyorum...bu acı verici..