Ethem Baran ve Taşraya...


Ethem Baran’ın öykülerinde düpedüz taşra var işte. İstanbul’u da anlatsa kıyıdan köşeden. Mutfak masasına üzerine serilmiş muşambanın üstündeki kalıcı yemek lekeleri gibi taşralılık. Büyük bir kente de gitseniz üzerinizden silinmeyecek izler kalıyor. Ama bu izler güzel ve lezzetli izler yermek lekeleri gibi. Saklamakta istiyor olabilirsiniz arada. Girdiğiniz bazı ortamlar yahut mekânlar bu lekeler için uygun olmayabilir. Bu lekeli zannettiğimiz taşra gömleğinin üzerine bir ceket giyip kamufle ediyorsunuz.

Taşra, Baran’ın romanlarında hep hafif yaralı. Ağır yaralı demiyorum çünkü ağır yaralılık hali taşra için insafsızlık olur.

Bir umut vardır. Uzakta deniz kenarında bir taşra kasabasında gelişigüzel inşa edilmiş ve estetikten yoksun binalarının gölgeliklerinde palamut için kayık imal ettirir bu umut. Esrar çekmişliği de vardır eski zamanlarda. Mahpus damını tatmıştır. Ailesinde kimse ona inanmaz ama hikâyeci omzunu atar taşranın dertlisine.

Zengin kotralarının arasında bir fikir için dolaşır durur. Bir sigara yakar. Bir denize bakar.

Çocuklarının istikbalini kurtarabilecek midir bilinmez lakin sandalın iskeleti de çıkmıştır.

Gözler uzaklara dalıp gider…

Yazarın kıyak geçme vakti gelmedi mi daha?

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Elia Kazan'ın Taşra İzlenimleri ve Yumurta

Hiçbir Gece (1989)