Dem-Sadık Yalsızuçanlar / 1

O gün bugündür elime verdiğin elmas kılıçla, bu kırık dökük yaşamımı, anılarımı ev acılarımı yazıyorum. Gözümü dünyaya sen açtın, şimdi senin önüme serdiğin dünyayı anlatacağım. Biliyorum gördüğüm, gerçeğin belki ilk zerresidir. Baktığım pencereden sadece deniz görünüyor. Arada bir dalgalanıyor, bir aykırılık oluşuyor. Renkleri ve biçimleri böyle algılayabiliyorum. Bir şey bilmiyor ve görmüyorum, biliyorum.

Böyle yazıyor Dem’in bir yerlerinde Sadık Yalsızuçanlar, Cemil’in hayat hikâyesini anlatırken. Cemil ismini telaffuz edip geçmemeli elbet. Yazar Cemil’i anlatırken bizlere otobiyografik bir roman kuruyor.

Böyle bir romanda acılarını yazıyor, acıların en ayyuka çıktığı zamanlar ergenliğin en deli çağlarından başlıyor. Kimi zaman çocukluğuna gidiyor, kimi zaman masa başında oturup bilgisayar ekranının karşısında geçirdiği günleri anlatıyor. Anılar, unutulmaya yüz tutmuş bir iş arkadaşının hastalığını da hatırlıyor ve acıtacak biçimde kalemden kâğıda geçiyor.

1960lı yılların Malatya’sında geçen çocukluk günlerinin en kayda değer ve en ümit aşılayan anıları dedeler ve büyükanneler ile ilgili. Onların varlığı çocukluğun korkunç manzaralarına kol kanat geriyor. Koşmaktan yorulup ta ekmeğin arasına dürülüveren nevalelerle enerji depolanıyor. Onlara ait evlerin kuytu gölgelerinde uykuya dalınıyor ve hep o gecelerde nefis rüyalar görülüp, o görülen rüyalar hayra yoruluyor.

O zaman televizyon yoktu. Televizyon olan odaya babaannem girmezdi. Babaannem leylak gibi kokuyordu. O zaman çok güzel kokular vardı. Pis şeyler yoktu. Cam gibiydi her şey…

Beyazı görüyordum. Annemin elleri beyazdı, anneannemin, babamın, dedemin, teyzelerimin elleri, yüzleri ayakları beyazdı. Gözleri çok canlıydı. Bakarken gülümsüyorlardı…

Dedim ya cennet gibiydi. Cennetin nasıl bir yer olduğunu sorardım anneanneme, bizim bahçe gibi anlatırdı…




Ama acılar büyüdükçe insanın yakasına daha çok yapışıyor öyle değil mi? Büyüyoruz ve ellerimizi yitiriyoruz. İçinde yer aldığımız ailemizden geliyor bu yaralarda. Çocuğuz, safiyiz desek te kimseye dinletemiyoruz…

O günler ben çocuktum. Ağırlığımla suya dalmamıştım henüz.

Ve delikanlı çağları. Ağabeyin peşinden gidilen devrimci mekânlar. O zamanlar sigaraya da alışmışsın. Göz gözü görmüyor toplandığınız yerlerde. İnsanlar belki de gözlerini birbirlerinden kaçırıyorlar bizim zamanlarımızdaki gibi.

Bu kadar acının arasında bazen mutlu vakitler de tasarlanıyor. Mutlu ve umarsız zamanlar. Bir birinci sigarası yak, çök tenhaya ve unut her şeyi. Öksürük nöbetleri bile kâr etmez bu zevki anlatmaya. Kendimizi öldürürken mutlu oluyoruz. Lakin ya anne yakalarsa…

Anneme yakalandık. Sırtıma inen yumruklardan ciğerimin söküldüğünü hissettim. Sonra babamın Yenice’sinden çalamadığımız anlarda çizgili, sarı defter kâğıdına, kurumuş kavak, kayısı veya dut yapraklarını ezerek sardığımız o acı cigaralardan içtik...

Baban öldüresiye dövse de annen işte. Babanın kahrını çeken o ulu kadın. Hiçbir zaman şikayet etmedi halinden. Hep içine attı. Bütün aileyi bir arada tuttu yıllarca. Dayaklar, aldatmalar ve yalanların içinde duru bir su gibiydi annen.

Babamla ilgili sırları asla faş etmezdi. Ağzı mühürlüydü. Kendisine sürekli acı veren bu adamı sadece onun öfkesinden korktuğu için kolluyor olamazdı. Yıllar sonra annemin sabrını gördüm. Sabır ve dua… onu tutan ve babamın düzeleceğine ilişkin inancını pekiştiren bu idi…

Bu kadar karmaşa ve umutsuzluğun arasında güzel şeyler de olmuyor değildi. Aşkın rahmet olduğunu o zamanlarda anlamıştın.

DEVAM EDECEK...

Yorumlar

bahar gelsin dedi ki…
size bu yazıyı okumanızı tavsiye ederim aynı zamanda edebistan ve sadıkyalsizuçanlar.net sitelerinde de yayınlanmıştır
http://sensizyildizlarabakamam.blogspot.com/2009/09/demli-bir-deneme.html

ayrıca blogumda aşk-ı sadık etiketi altında eserler ve ilgili yazılarını bulabilirsiniz:)) sevgiler
adsoy dedi ki…
teşekkürler bağlantılar için.