Yusuf’un Öyküsü–1 (Uzak)



"filmlerimden en çok Uzak'ı severim,
sebebi çok üşümem.."
(Mehmet Emin Toprak)

Yusuf ismi Türk filmleri için bulunmaz bir karakterdir. Yusuf, bu topraklarda yaşayan benim senin gibi bir insandır ama onun kendine dönüşleri, kendiyle hesaplaşmaları farklıdır. Bir gün yaşadığı küçük kasabadan çıkıp uzaklara gitmenin hayallerini kurar. Bu hayali de gerçekleşir gerçekleşmesine ama umulmadık hesaplamalar yapmıştır Yusuf. İki dağın arasındaki kasabadan okyanusa açılmanın hayali, Tarkovski ile pornografi arasında karar kılamamış bir akrabasının hanesinde hüsranla sonuçlanır.

Yusuf’un o akrabasının adı Mahmut’tur. Mahmut’un yeni bir Tarkovski olabilme hayalleri veya Tarkovski gibi film çekebilme isteği tuhaf arzularının esiri olmuştur. Evli bir kadınla ilişki yaşar. O kadına da gereken değeri vermez zannımca. Doğru dürüst konuşmazlar bile aralarında. Kadın kaçarcasına uzaklaşır Mahmut’un evinden.

Mahmut, yine duyarsız ve umarsız bir vaziyette kanepeyi temizler. Ekmeğini zeytinyağına batırır. Bol bol sigara yakar çatı manzaralı evinde. Çatılar hayatın üzerinde bir kurşun kalem gibidir.

Melankoli ve duman altı bir hayatının sebebi vardır aslında. Yıllar önce boşanmış ama hala eski karısı sevmektedir. Tüm bu hatun kişiler hep bu aşkın acısının unutulması içindir. Karanlık çökünce gelip, aydınlık basmadan gökyüzüne çeker giderler.

İstemezler, istenmezler.

Yine Yusuf’a dönersek; onun yeni gördüğü kentle hesaplaşması önemlidir çünkü. İlk olarak Karaköy’e gider. Tüm gemi işlerinin döndüğü Karaköy’ün kahvehanelerini, sokaklarını, bürolarını dolaşır. Hatta Mahmut’un kişiliği kendini çeken bir yapısı olmadığından yarenlik edebileceği birini bile bulur.


Yusuf için böyle şeyler dert değildir. Herkesle çabucacık arkadaş olur, derdini anlatır ama Mahmut’un ego çemberini kıramaz Yusuf. Gittikçe onun yanında bir kuyuya çekildiğini hisseder. Kendini kentin şifrelerinin olduğu noktalara vurur. Yatık bir geminin önünden geçer. Karlı bir gündür. Yarı beline kadar kar diye tabir olunur ya aynen öyledir. Sanki filmin yönetmeni yollar sonra çekeceği en son filminin mekânlarını bir mevsim öncesinden dolaşmaktadır. Herkesin lal olduğu ve yalana düçar olduğu o filmin sıcaklığı yoktur Yusuf’un dolaştığı yerlerde.

Bir şeylerin açlığı vardır duygularında. Bu kadar çok kadın görmemiştir hayatında. Kadınlar ve kent onun geniz borusunu yakar. Sultanahmet manzarası eşliğinde kar topu oynayan çiftleri seyreder.

Üşümektedir.

Başka bir gün, yine uzun uzun kadınları seyreder kentin orta yerinde. Onlara sokulmak ve onların ruhunu tanımak ister. Hiç anlamadığı kitapçıların önünden geçer. Kitapları bilmez ama kadınlar açlıktır onun için. Dizini dizine değdiriverse doyacaktır sanki. Karakış bastırmakta Yusuf, gizliden gizliye bu kente vurulmakta ama iş nerde, aş nerde…

En sarsıcı sahnelerden biridir annesiyle telefonda konuşması. Annesi dişçiye gitmiş, dişçi parası olmadığı için annesinin dişini yapmamış, Yusuf öfkelenir, Yusuf köpürür, kuyudan çıkıp Mısır’a sultan olur sanki. O hiddetle ahizenin ucunda da olsa anasına sahip çıkar. Yer yatağına çöker ve bir cigara daha yakar.

Ahh! Bu cigara yok mu işte. Mahmut abisinin beğenmediği ve hor gördüğü Samsun cigarası. Acıların üzerine kezzap gibi.

Yusuf, bir gün bu kenti istemese de terk edecektir. Küçük bir yerde bekçilik yapmak için okyanusları Mahmut’a bırakacak. Mahmut ise sahip çıkamadığı karısı gibi okyanusları da bir deniz kenarında koyup gidecektir.

"bak, yalnız ve yenik bir çocuk orda
gemilere baka baka
gemiler görünmezliktir mehmet,
kaçak ve kirli uyumuş mutsuzluğa--
ne verlaine, ne rimbaud, ne yahya kemal
hiçkimse sığdıramamış kendini o uzak mutluluğa!
(Hüseyin Alemdar)

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Elia Kazan'ın Taşra İzlenimleri ve Yumurta

Hiçbir Gece (1989)