Büyük Adam Küçük Aşk (2001)



Bir aşk isteyecektin
İlk güneşte yaratılan.*

İlk güneşte yaratılan bir aşktan bahseder Bejan Matur, Adem’in Yalnızlığı’nın “İkinci Gece”sinin VI. bölümünde. Herkes için böyle bir aşk geçmeli hayata teğet olarak. Herkes için kıyısında köşesinde böyle duygular yaşanmalı ve istemeli Yaradan’dan ilk güneşte yaratılmış büyük bir aşk.

Uzun zamandır izlemek isteyip de izleyemediğim bir filmdi Handan İpekçi’nin filmi. 2001 yılının Altın Portakal’ından en iyi film de dâhil olmak üzere birçok ödülle dönen filmin benim için tercih nedeni olmasını gerektiren en önemli öncelik Şükran Güngör’ün başrolde oynamasıydı.

Şükran Güngör, aslında başlı başına sinemada oyunculuk açısından değerlendirilmesi gereken bir aktörken TRT’de uzun yıllar oynayan Uğurlugiller Ailesi ve tiyatro sahnesinin dışında pek karşımıza çıkmamıştır. Zaten ömrünün son yıllarında Güle Güle ve başlıktaki filmin başrollerini paylaşarak Türk Sinema Tarihinin en önemli oyuncularından biri olduğunu da kanıtlamış oldu. (Güngör’ü bu filmin içerisinde değerlendirmekten ziyade genel olarak bir yazının öznesi olarak değerlendirmek daha hakkaniyetli ve vefalı bir davranış olacaktır.)

Filmleri anlatırken konularını baştan sona anlatarak bir şeyler yazmaktan genelde imtina ediyorum. Zaten konuyu anlatmaktan ziyade filmin sizin üzerinizde bıraktığı partiküllerin etkisinden bahsetmek bana daha anlamlı geliyor. Filmin yönetmeni veya senaristi de bir izleyici için bunları diler herhalde. Uzun yıllar düşündüğü, tasarladığı, ortaya koyduğu ve sonunda beyaz perdenin önünde izleyici ile buluşturduğu filminin nasıl bir etkide bulunduğunu merak eder.


İzleyici filmi seyretmeye başlar, filmin ilk başlarından itibaren etrafınızda gördüğünüz olaylara benzer şeyler yaşanmaktadır ama hiç dikkatle bakmamışsınızdır çevrenize. Yönetmen, bir de bu gözlerle seyretmenizi salık verir. Her şeyi bırakın bir kenara der. Sadece insani ve vicdani kriterler devreye girsin ve o zaman gözlemleyin sokağınızı, komşularınızı ve dostlarınızı. Hatta düşmanlarınızı bile…

Sert bakışlı, asık yüzlü ve yaşlı bir adam vardır filmde. Belki ilk başlarda onlarca kişiye hemen sorulsa -bu adamın mesleği nedir?- diye; büyük çoğunluk yargıç diyecektir zaten. Bazı mesleklerin dezavantajlarından biridir bu. Nesnel olmanın getirdiği bir soğukluğun insanlar tarafından algılanışı bu şekildedir ve sonra tüm meslek mensuplarına bu gözle bakmaya başlanılır. Böyle nesnel davranmanın uzun yıllar sonrasında hatta emekli olunduğunda dahi olayları gözlemlerken bıraktığı derin etkide cabası.

Kendi halinde yaşar gider. Kendi hayatının içerisindeki sertliği evin içerisinde temizlikçi kadın dışında pek fazla bir olumsuz etkisi yoktur. Zaten temizlikçi kadın da onun kendi hayatına çizdiği çerçeveye uygun davranmaya çalışır. Uygunlaşamazsa bilir ki, ertesi gün daha maceralı iş arama çabalarının ortasında bulacaktır kendisini.

Sonra bir kız çocuğu ile zoraki karşılaşma ve onun hayatını ters-yüz edecek olaylar zinciri de başlamış olur. Sabahları kahvaltı eşliğinde okunan aynı gazete, her gün mutad olarak evin yakınındaki park içerisinde yapılan yürüyüşler ve egzersizler. Hayat aynı akıp gidiyor işte.

Arada aynı yaşlarda olduğu komşu kadının duygularını döktüğü e çok şeyler istediği mektuplar. Adam monotonluğa alışmış o kadına karşı bir gülümsemesini bile ölmüş eşine saygısızlık olarak görmekte.



Sana bakarken çocukluğun uzamını hatırladım.
Çocukluğun kendine ait uzayında
Yüzüm tanrıya aittir.*


Çocuğuna bile kargoyla pastırma gönderme resmiliğinde bir adam kendine ait bir dille karşısına gelmemiş ve hayatının akışını değiştirecek bu çocuğa ilk başlarda aslında hayatının alışkanlığı haline gelmiş bir davranışta bulunduğunda bütün meselelerin hallolunacağını düşünüyor. Ama çocuk tüm bunlardan anlamıyor. Zaten anne ve babasını özlemenin tutukluğu ve kırıklığıyla duygularını en uç noktalarda yaşıyor. Bazen uykusunda ne görüyor bilinmez dönüyor duruyor. Gözlerinde hep bir hüznün tarihçesi.

Buzlar en olmadık zamanlarda eriyor ikilinin arasında. Adam bütün saplantıları, bütün alışkanlıkları, bütün değerlerini çocuk için çalışma odasına kilitliyor. Sonra onun hüznünü tanıyıp, onunla ortak bir kaderi paylaşmak istiyor. Çocuksa hep aynı günlerin özleminde. Öldüğünü bilmediği anne ve babasına kavuşacak ve kendi köyünün yollarında doyasıya çocuk olarak koşturacak.

Emekli yargıcı seven komşu kadın bir mektubunda aslında filmin esas noktasını özetliyor. ‘Tek başına özgürce ve birlikte hep beraber’ diyor herhangi bir cümlenin içerisinde. Herkes sonuna kadar özgür olmalı ve hep beraber birlikte yaşamalıyız öyle değil mi bu evrende.

Küçük Kız, özlemle yanıp tutuştuğu dedesinin kollarında büyük bir saadetle yoksul evrenine yürürken, adam o büyük aşkın tortusuyla güneş giren pencerelerden gerçek aşkı gözyaşlarıyla uğurluyor.

Benim haccım tamamlandı.
Seninle gideceğim her yol
Başlangıca,
İlk olana kavuşurken
Haccım tamamlandı benim.*


*İtalik yazılan şiirler, Bejan Matur’un Metis Yayınları tarafından basılan ‘İbrahim’in Beni Terketmesi” isimli şiir kitabından alınmıştır.

Yorumlar

coffeé dedi ki…
benim de çok izlemek istememe rağmen, bu yıl izleyebildiğim filmlerden biri.
beni en çok vapurdaki kareleri etkilemişti.
Şükran Güngör'ü "uğurlugiller"den hatırlıyorum sadece ama bu filmde hayranlığım kat be kat oldu.

bu arada Bejan MAtur'la sayenizde tanışmak çok güzel.
soluk dedi ki…
yalnızlığı paylaşmak için aynı dili konuşmaya bile gerek olmadığını gösterdi bize Hejar.
"...ölümün ucundan döndün çocuk, ölmeye yakın olan benim.
insanlar bozuldu, biz bozduk, dengeyi bozduk, doğayı bozduk, herşeyi bozduk..."
yargıcın Hejar'a söylediği bu cümleler de insanlığın geldiği noktaya dair bir çok şey anlatıyor bize.
Marilyn dedi ki…
merhaba :)
adsoy dedi ki…
coffeé:
bejan matur hüzün ve acının prensesi. takip etmeni dilerim bundan sonra.

soluk:
insanlık bozuldukça dönüşüp iyiye doğru değişecek umarım.

Marilyn:
merhabalar :)
soluk dedi ki…
adsoy: benim de umudum bu yönde elbette. bekliyoruz umutla!

Bu blogdaki popüler yayınlar

Elia Kazan'ın Taşra İzlenimleri ve Yumurta

Hiçbir Gece (1989)