Bir Seyahatten Arda Kalanlar

Tabii ki genelde insanoğlu bir tek isteğinin yerine gelmesiyle tatmin olmadığından uzun tren yolculuklarında tüm bunları yapabilme imkânına sahipsiniz. Yüksek Hızlı Tren olarak adlandırılan trenin sadece Eskişehir-Ankara arasında hizmet vermesinden ötürü trenlerimiz hala yavaş, Anadolu’muz hala bakir ve taşra insanımız hala gariban.
Bir hafta sonunda trenle seyahat etmek durumunda kalmam hem ülkemiz insanının tren yolculukları ile profilini bir defa daha gözlememe imkân sağladı hem de okumak zorunda olup bitiremediğim bazı kitapların da bitirilmesine olanak verdi.
Trene tam vaktinde yetiştim. Birazda gara erken vardım sayılır. Elimde kitaplarımın bulunduğu bir çanta ve birkaç günlük gazete haricinde hiçbir şey yoktu. Açıkçası ilk defa bu kadar hazırlıksız bir şekilde bir tren seyahati yapmanın korkusu bünyemi esir almıştı. Şimdi ben ne yapacaktım. Canım güzel bir demli çay istediğinde her an bu arzumu yerine getirebilecek miyim endişeleriyle kompartımanıma yerleşiyorum.

Bu toprakların kaderi aslında ağlamak ve gülmenin iç içe geçmesidir. Belki de bizi en iyi tanımlayan tamlama ‘sevinç gözyaşları” dır. Sevinirken de ağlıyoruz, üzülürken de… her duygumuzu inanılmaz uç noktalarda yaşıyoruz ve bunu dışarıya da duyurmayı çok seviyoruz. Bir çok konuda içe kapanmayı seven bir toplum acıları ve sevinçleri paylaşırken bir o kadar dışa açılmacı.
Tren şehrin içerisinden yavaş yavaş çıkıyor. Şehrin merkezinden kenarlarına doğru geldikçe hem bina yükseltileri azalıyor hem de daha çevre daha hor bir görüntüye bürünüyor. Ve sonra Anadolu taşrasının gerçekleri ile başbaşasınız.
Karayolu ile seyahatte Anadolu’nun tüm güzelliklerine vakıf olamazsınız. Çünkü karayolunun geçtiği yerleşim yerleri bir şekilde daha bayındır ve kalkınmış olurlar. Trenle seyahat ettiğinizde daha bakir ve el değmemiş yerleri görmek yanınızda fotoğraf makinesi olmasıyla önemli bir şans olabiliyor. Özellikle gece yolculuklarında başınızı trenin camına dayayıp dışarıyı görmeye çalıştığınızda uzaklarda cılız köy evlerinin ışıklarına çarpıyor gözleriniz.

Uzun zamandır ancak okuyabildiğim ve iş yoğunluğundan ötürü bitiremediğim Kemal Karpat’ın hayat hikâyesini anlattığı nehir söyleşi kitabı Dağı Delen Irmak’ı alıyorum. Daha kitabı elime alır almaz gözlerime kilolarca ağırlık külçeleri bağlanıyor. Başımı koltuğa yaslıyorum ve gözlerimi kapatıp öylece uyuyorum.
Tam uyuma denir mi bilmiyorum ama herhalde beş on dakika uyumuşumdur. Kitap elimden yere düşünce irkiliyorum. Sonra trenin o her birkaç saniyede bir çıkardığı sesi dinliyorum. Saat gibi tik-taklar yaparak rayların üzerinde ilerliyor trenimiz.
Tren varacağı istikamete uygun adımlarla ilerlerken ben de kitabın kaldığım sayfasını açıyorum…
Yorumlar
Cılız köy evlerinin penceresinden, geçen trene bakıp kimbilir neler düşünen insanlar var... Onları merak ediyor insan. Belki o trende olup o evlerin ışıklarına bakan kişi olmak isterlerdi.
yeni gezilere ve yazılara...