Aramızdaki En Kısa Mesafe-Barış Biçakçı


Çocukluk günlerinin hep kendine ait bir lezzeti ve her hatırlandığında burnumuzun direğini sızlatan tuhaf bir kokusu vardır. Çocukluk günleri herkes için biraz da yokluk ve mahrumiyettir aslında. Büyüdükçe, uzak bir hatıra kalır küçük ailenizle yaşadıklarınız. Babanız işten çıkarılmıştır ve başı öne eğik bir biçimde kapıdan içeri girer. Siz hissedersiniz bir şeyler olmuştur. Evi geçindirebilmek için çeşitli arayışlarınız olur.

“Boza yapıp satalım düşüncesi kimindi bilmiyorum. Bu düşünce de heyecan ve neşeyle karşılandı.



Dışarısı soğuk ve sessizdi. İçimi bir sıkıntı kapladı. Kimsenin, bizim gibi iki çocuğa güvenip boza almayacağını, sokaklarda yapayalnız dolaşıp duracağımızı düşündüm.”

Abi kardeş ne güzel yaşayıp giderken, bir gün kardeşinizin olacağı haberini alırsınız. Karnınıza ağrılar girer. Anne ve babanız size bir rakip mi getireceklerdir. Küçük bir kardeş nasıl biridir ve kime benzemektedir. Babanız annenizi hastaneye götürür ve sizin için de beklemelerin sona ermesine sayılı saatler kalmıştır. Evinize yeni biri gelecektir.

“Teyzem, “Bakın anneniz işte orada!” diyor. Kalbim çarpıyor. Gösterdiği yere bakıyoruz, yukarıya. Annem pencerede, bize el sallıyor. Gülüyor. Mavi elbise giymiş.

Biraz sonra kucağında kardeşimle geliyor. Eğilip onu bize gösteriyor. Ağabeyim ve ben bakıyoruz. “Daha küçücük, kuş kadar,” diyor annem. Ağabeyimin konuşmasını bekliyorum. Konuşmuyor. Teyzemin elindeki çantalardan birini alıyor.

Bir çantada ben alıyorum. Yürürken dizlerim çantaya vuruyor.”


Çocukta olsan arada korkuyorsun. Ölmekten, ya da onların ölmesinden korkmak… geceleri başını yastığa koyduğunda bu evin içerisindekileri düşünüp yalnız kalmak seni ürpertiyor.

“Ağabeyim uyuyor. Kardeşim uyuyor. Ben uyumuyorum. Annem ve babam ölecek mi diye düşünüyorum. Uyumuyorum.



Babam annemin yanına gitti. İki elini omuzlarına koydu. Sonra başını kendisine bastırdı.

Onlara baktım. Onlara baktım ve ilk kez ikisinin de bir gün öleceğini düşündüm.”

Büyüdükçe aşkın gücü dolaşıyor damarlarında. Sinema perdesinde güzel bir kadın görsen kafan karışıyor ve günlerce onu düşünüyorsun.

“Annen yağmurda sırılsıklam ıslanmış eve döndüğünde, “Bu senin Selma Güneri’den sonraki en büyük aşkın galiba,” demişti. Beş yaşındayken seyrettiğin bir filmde âşık olmuştun Selma Güneri’ye. Zorla, zengin ve yaşlı bir adamla evlendirmişlerdi onu. Çok üzülmüştün ve âşık olmuştun. Bu üzüntüyle başka ne yapacağını bilmiyordun.”

Sonra başka kızlar da girdi hayatına. Getirip annenle tanıştırdın.

“Nihan, arada sırada odadan çıkmamı, anneme ve kardeşime görünmemi istedi.
Ona en son yazdığım şiiri gösterdim. “Ne çoğu da çürüdü gitti koyu mavi derinliklerde” dizesine takıldı. “Neden çürüdüğümü düşünüyorsun?” diye sordu. Kederlendi. Onu neşelendirmek için akla karayı seçtim. Yağmur başlayınca neşesi yerine geldi.”


Ne öğrendiysen hep abinden öğrendin. Onun söyledikleri hep tavsiye niteliğindeydi. Bazen abin bir filozof mu diye de düşünürdün. Seninle oynayan ve senden yaşça, boyca ve kiloca büyük bu kişi neden bu kadar akıllıydı.

“Uyuyalım,” dedi ağabeyim, “böylece saatler yokuş aşağı yuvarlanır, bir bakmışız akşam olmuş.”

Her durumda ve her anda ağlamak bir kaçıştır çocuk için. Rahatlamaktır ya da istediğinin yerine getirilmesi için de bir tuzaktır. Ağlamayı severdin. Ağlamak anlamayı da kolaylaştırıyor bir bakıma.

“O zaman ben ağlamaya başlıyorum. Dikiş makinesinin durduğu odaya koşuyorum. Kapıyı kapatıyorum. Aynanın karşısında ağlıyorum. Ağzım çarpılıyor. Burnum akıyor. Gözlerim kıpkırmızı oluyor”



“Pencereden dışarı bakıyorum. Kedi görünce ağlıyorum Ağabeyim. “Çoktan yemiştir onu kediler” dedi. Benim suçlu olduğumu söyledi.

Kalbim acıyor”


Büyüdükçe aramızdaki en kısa mesafeler daha da uzaklaşıyor. Kopuyoruz birbirimizden. Sonra her bir araya geldiğimizde o çocukluk günlerine dönüyoruz. Yenilen yemekler, yapılan yaramazlıklar, söylenilen masum yalanlar ve akvaryumdaki balıklar.

“Önündeki bahçede yaz geceleri ailecek izlediğimiz filmleri, yediğimiz salatalıkları, domatesleri kardeşim hatırlamıyor, ağabeyim çok iyi hatırlıyordu. Apartmanın duvarına perde kurulur, minderini alan gelirdi.”

Karpuz Kabuğundan Gemiler yapıp bizlerin belleğine yol aldıran yönetmen, şu dünyada tek bir isteğin nedir denilse “çocukluğuma dönmek derim” demişti. Belki de herkesin en başta gelen isteklerinden biridir bu.

Ahh! Çocukluk günleri Ahh!

Yorumlar

coffeé dedi ki…
hakikaten çocukluk insanın burnunu en sızlatan hatıralarından.... bir arkadaşım çok severdi Barış Bıçakçı, benim hiç okuma fırsatım olmadı...

Bıçakçı'nın satırlarıyla çok içerimize yönelik bir yazı olmuş. yüreğinize sağlık :)
adsoy dedi ki…
@coffeé
bıçakçı, bıçak gibi içerimize içerimize işliyor.
ağlatıyor, ağlatıyor ve sonra bir mendil dahi uzatmıyor...
Journey to Orient dedi ki…
merak ettim hayli...okunmalı diyorsun değil mi?
adsoy dedi ki…
açıkçası tatil kitabı filminin bu kitaptan esinlendiğini öğrenmemle okuyup bitirmem bir oldu.
çocukluk anılarımızı hatırlatıyor.
bence okunmalı...
film de izlenmeli :)

Bu blogdaki popüler yayınlar

Elia Kazan'ın Taşra İzlenimleri ve Yumurta

Hiçbir Gece (1989)