Yönetmenin Yolu...

Yönetmen için iki türlü yol vardır. Birinci yol onunu çok iyi bildiği yoldur. Hayatı o yol üzerinde yaşanmıştır. Onun üzerinde konaklamış, onun üzerinde yorulmuş ve onun üzerinde yeni bir yaşam kurmuştur. Yakaladığı en önemli damardır.

Aslında tüm sanatçılar için de böyledir. Kendi yaşanmışlıkları ve tecrübelerinin üzerine inşa edeceği sanat eseri hem bakan/gören için orijinal bir anlam ifade eder hem de sanatçı için uzun yılların tecrübesinin ve emeğinin sonucu olduğundan değerlidir. Yönetmen çocukluğunu anlatır, anne ve babasını anlatır, arkadaşlarını anlatır, uzun yıllar önce başına gelmiş bir hadiseden yola çıkarak hem otobiyografik temalar sunar bize hem de seyirci için bir cazibe çemberi kurar.

İkinci yol ise bambaşkadır. Sinema ve film yapmanın teknik inceliklerine vakıf olan yönetmen bu noktadan ilerleyerek gerek edebiyat uyarlamaları yapar, gerekse derlediği küçük öyküleri derinleştirerek bir yapıt ortaya çıkarır.

Burada önemli olan, yönetmenin seyirci üzerinde oluşturduğu algıdır. Seyircinin onun anlatmak istediklerine nasıl yaklaştığı ve yönetmenin birikiminin oluşturduğu bu nehir yatağının büyük bir denize ulaşıp ulaşamayacağıdır.

Her iki yolun ortaya çıkardığı güzel eserleri seyrettik yıllardır. Heyecanlandık; bambaşka bir hayal perdesinin önünde hayatın çıkmaz sokaklarından deniz manzaraları bir odaya taşındık. Yüce dağlar ardında bir beste duyduk.

Yönetmenin meselesi bu bestelerin tizliği ve deruniliğini devam ettirmek olmalıdır. Toprağın kokusu, yaprakların hışırtısı ve varlık âleminin -ancak duyulmak istenince duyulacak- sesinin anlatıcısı olmayı bırakıp, mekatronik aletlerin iç gıcıklayıcı seslerine seyirciyi mahkûm etmemelidir.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Elia Kazan'ın Taşra İzlenimleri ve Yumurta

Hiçbir Gece (1989)