Üç Maymun Üzerine (İlk ve Son Kez)


Nuri Bilge Ceylan’ın son filmi Üç Maymun hakkında bazı yazılarımın içerisinde çeşitli değerlendirmelerimin dışında şimdiye değin müstakil bir yorum ve eleştirim olmadı.

Filmle ilgili genel olarak yapılan kanaat ve değerlendirmeler genellikle senaryonun güçlü olması üzerineydi. Bazı eleştirmenler işi daha da ileriye götürerek yönetmenin ilk defa bir öykü anlattığını ısrarla vurguladılar(Daha önceki filmlerinde ne anlattıysa…)

Filmle ilgili genel olarak büyük bir hayal kırıklığına uğradığımı vurgulayayım. Dijital görüntülerin güzelliğinin haricinde ben açıkçası senaryoyu çok sorunlu ve kusurlu buldum. Mesela, eşi çatıya çıkmış intihar edecekken “saçmalama” diyen bir erkek/aile reisi profilini hiçbir yerde görmedim. Aile içi iletişim, bazı yerlerde hiçbir duruma oturmadan ilerliyor. Birçok festivalden özellikle “en iyi senaryo” ödülü alınca senaryonun güçlü olacağını düşünüyorsunuz ama diyalogların yapaylığı devam ediyor.

İklimler’in diyaloglarında da böyle sorunlar vardı ancak yönetmenin kendisinin oynamasından kaynaklanan bir durum olarak görünmüştü gözüme. Çok sık bir şekilde “ya” lı ve “yu” lu cümleler kuran akademisyen profili çok acemiceydi.

Üç Maymun, bir üçüncü sayfa haberinden hareket ederek geliştirilmiş bir öyküye dayanıyor ancak böyle bir üçüncü sayfa haberinden ilerleyen bir öykünün karakterlerinin çok sağlam olması gerekmiyor mu?

Not: Oyunculardan özellikle tecrübesi olmamasına rağmen Ercan Kesal göze çarpıyor. Telefonla konuşma sahnesinde gözüme yenilgiye uğramış siyasi profili aynen geldi. Hiçbir yerden ödül alamaması senaryoda ismi bulunması nedeniyle olabilir.

Yorumlar

Uzağa Giden Kadın dedi ki…
ÜÇ MAYMUN


Seslilerin dünyasının ne kadar sessiz olduğunu fark ettiren bir film Üç Maymun. Sesin işgali altındaki bir dünyada, iletişime dair ne kadar çok şeyi yitirdiğimizi derinden hissettiriyor. Seslilerin sesini kesiyor film. İlk kez yaşamdaki yan sesleri duyanlar rahatsız oluyor, terk etmek istiyor salonu Üç Maymun’u izlerken. Gıcırdayan yerler, trende giderken yüze çarpan rüzgar, taşınan bir bavulun giysinize sürtündüğünde çıkarttığı ses.

Ondan öte hayat içinde yaşanmamış duyguların sesleri de görüntü olarak çıkıyor karşımıza.
Her sahnede aslında bir bölünmüşlük var sesliler ve sessizler dünyasına ait. Başkalarının en mahrem zamanlarının içinde rahatça dolaşmaya alıştığımız şu günlerde öykü ya buzlu camın ardında geçiyor ya da uzak plan çekimlerle gözümüze sokuluyor. Bazen de en savunmasız halimizde en güçlü olduğumuzu hissettirerek.

Bir filmi izlerken bende uyandırdığı duyguları sorgularım hep. Üç Maymun bildik hikayesiyle, sonunun ne olacağını az çok kestirirken bile çıt çıkartmadan izlettiriyor kendini. Herkesin bildiği ama hiç dillendirilmemiş bölüşülmüş korkuları, suçları, suçlanmaları sesliler dünyasına taşıyor belki de…


Yitirilmiş bir evladın gölgesinde hesaplaşmalar sürerken, yaşamada var olabilmek için tüketilen günler anlatılıyor filmde. Güçlü olanın her şekilde yaşamda kaldığı bir dünyada oyun kuralına göre oynanıyor. Töresel ve törensel bir hayat sürülüyor bu coğrafyada her gün. Sarhoş atlar sadece konum değiştiriyor. Oradan oraya koşuştururken ömür tükeniyor, oyun hep aynı.

Fakirlerin suçları üstlendiği, zenginlerinse bedel ödediği bir düzende kocasının yerine hapis yatan bir adamla başlangıçta bu durumun “eder”ini almak için yüzleşen kadın, sonunda “suçlu” adama aşık olur. Aslında ortada bir aşk da yoktur. Kadın varlığını hissedebilmek için birine tutunmak ister. Belki de bu aldatıyı “aşk”, “hastalıklı bağlanma” maskesi altında ardıl kayıplarını rasyonelize etmek için kullanır. Yaşadığı durumu ergen oğlu ve eşiyle yüzleşince bu toprakların kan kokusu çeker onu. Ama coğrafyanın kurgusuna ters düşer yürekler. Acıma, korku, bir ayrılığı daha göğüsleyememe vs. vs.vs. Simgeler dünyasının şiddet ögeleri acıtır insanın içini bıçaklar, intiharlar.. Bir duvar aşılınca başka bir dünyaya geçilir şehirde. Tıpkı insan yaşamı da buna benzer. Duvarın ötesine geçip, uçsuz bucaksız gökyüzünü ya da denizi görmek mümkündür. Ama hiçbir şey kendi saflığında değildir. Kirlidir, gridir. Ama bu dünyaya aittir.


İnsan ruhunu güveleyen kurgular “acımaya” yenik düşer. Roller değişir. Kendine kıyamayan ve yerine başkasını cezaevine gönderen adam öldürülünce suçu yine birinin üstlenmesi gerekir. Yaşama tutunmaya çalışan bir kahveci çırağı üç kap yemek ve sıcak bir yuva olarak önüne sürülen cezaevi yuvasına iç seslerinin itelemesiyle girer…

Sesler susar. Suskunlar konuşur sessizce.

Yalnız ve güzel ülkemin insanları için başka bir zaman başlar.






etkisinden kaçtım belki de. Fark ettirmeden, benden habersiz içime giren bir güve gibi geliyor bazı filmler. Zihnimde yer ediyor. Düşünüyorum. Bu filmin öyle olacağını bildiğimden izlemek istemedim.

, zihnimizin en kuytularına fark ettirmeden yerleşen güveleri istemedim hayatımda. Yaşadığımız olayları anlatırken kurduğumuz her cümle aslında kendimizin bir yansıması. Hemen her gün gazetelerin 3 sayfasında gördüğümüz bir haberi




Belki de romantik milliyetçi söyleminden (“Güzel ve yalnız ülkeme..”). Biliyorum Uzak’ı izlerken ne hissettiysem, Üç Maymun filminde de aynı

Sözsüz iletişim becerilerimizi yitirdiğimize bir kez daha inandım bu filmi gördükten sonra. Satır aralarını okuyamayan, komut almaya alışmış bir toplumun yara
baschar dedi ki…
evet, aynen katılıyorum. oynadığı karakterin sinir/stres anlarında bocalaması, konuşamaması, suratını ter basması; hatice aslan ile oynadıkları araba sahnelerindeki gel-git'leri vs. ile fevkaladeydi ercan kesal.
ve her nedense onun hiçbir ödül alamamasını, kritiklerde adının neredeyse hiç geçmemesini çok garipsemiştim. sanki kesal'a karşı herkes üç maymunu oynuyor gibiydi. neyse en azından burda onu hatırlayan ve hakkını veren biri çıkması sevindirici. := )
Adsız dedi ki…
Ben senin bir nbc filmini eleştirdiğini görecek miydim :)

Jto
cem dedi ki…
senaryo adına yazıda söylediklerine katılıyorum. nuri bilge ceylan filmleri güzel ama hep bir eksik kalıyor bence. bu da yaşamadığı ve bilmediği hayatları anlatma çabası olarak görüyorum. zeki demirkubuz, 3 maymun'u çekse daha güzel olurdu bence.

saygılar.
kremkaramel dedi ki…
O saçmalama repliğini önceden tahmin ettim. Çünkü o anda gururunu tenip yanına gidemedi. Bu çok üstü kapalı bir af göstergesi idi bence. Ben de blogumda bir eleştiri getirmiştim:

UZUN BİR MAYIS SIKINTISI İletişimsizlik üzerine bir başyapıt izledim bugün: Üç Maymun. İklimler de aslında evlilikteki iletişimsizlik üzerinedir, karakterler iletişim kopukluğu ve gururlarının esiri olarak istediklerinin tersine hareket ederler, değişen iklimler ve mekanların içinde ama Üç Maymun'da dört ikişilik bir aile içi iletişimsizliğe, sıkıntıya, 40 m2'nin dışına çok da çıkmadan yakın çekim yapmayı seçmiştir bu kez. Aslında çok iyi bir fotoğrafçı olan NBC, görselliğin şiirselliğini sinematografik dil olarak kullanır ve bu yanıyla Kim Ki Duk'la da benzeşir. Uzak'taki uzun İstanbul sekansları her biri çerçevelik panoramik fotoğraftır ve İstanbul o ürkütücü soğukluğu ile kahramanına iletişim yorgunluğu ve çaresizlik verir. Uzak'ın fotoğrafçısı da gururundan kaybettiği saati bulduğu halde evdeki hemşehrisine itiraf etmez. Buna karşın içindeki karmaşa onu yorar ve o yorgunluğu bize geçirir. Bu nedenledir ki NBC, samimiyetlerin, susuşların ve söylenmeyenlerin yönetmenidir. Kırsal sıkıntıları dile getiren ilk filmlerindeki sıkıntı hali devam etmektedir aslında. Sanat dediğimiz içinde yara olan sıkıntıyı özümseyip evrensel dille sunmak değil midir? O halde NBC film serüvenine "uzun bir Mayıs Sıkıntısı" desek yanlış bir şey söylememiş oluruz sanırım. 3 Maymun'daki 4 kişilik aileyi anlatır en çok, ölen çocuğun başrolde olduğunu bile söyleyebiliriz. Aile üyelerinden hiç birinin ondan bahsetmemesine karşın, en zayıf ve üzgün olduğu anlarda yanlarında olduğunu dikkate alırsak, NBC'nin yine konuşulmayanın gizli hançerini yüreğimize batırdığını görmüş oluruz. 3 Maymun'un sembolize ettiği üçlü sorumsuzluk içinde bulundukları olaylar zinciri içinde büyük bir suç ortaklığını doğurur. En büyük işbirliği ve iletişim yönteminin de suç ortaklığı olması filme ayrı bir ironi katarak filmi zenginleştirmektedir. Başka bir yönetmenin elinde Patronuyla sevişme sahnesinin, hapishane hayatının abartılıp, şoföre hapse girme teklifi geldiğinde yatağına oturup uzun uzun bakması yer almayacağı halde, empati ustası NBC o duyguyu daha filmin ilk dakikalarında geçirir. Aslında yıllarca Türk filmlerinde ağdalandırılan, melodramlarda anlamından koparılan klasik konuyu tersine çevirip, "namus davası" boyutundan çıkarıp, seyirciyi suç ortağı yaparak düşündürmek için tüm işkenceleri uygular. Karakterlerin gerildikleri sahnelerde ani (ve doğal) ter basmalar, gözlere odaklanmalar, önemli sahnelerde çalan telefonlar... Yıldız Tilbe'nin o sınıfa özgü arabesk müziği bile telefon melodisi olarak gerilimi tırmandırmayı başarır.... Patron ve kadının tartışma sahnelerini uzaktan ve bir izleyen gözüyle çalıların arasından göstermesi bizi bir sonraki sahnedeki katil kim sorusuna hazırlarken, özellikle doğaldan daha karanlık ışık kullanılması da filmin dramatik uslubunu arttırmıştır. Yalnız ve Güzel/İletişimsiz ama Özel/Anlaşılmaz ama İçsel ülkemize hediyedir bu film.