Rüzgar Bizi Sürükleyecek (1999)




Çökmekte olan bu damın üzerinde
sanki yağmur anını bekliyorlar
sadece bir an
ve sonra, hiç
şu pencerenin arkasında gece titriyor
ve yeryüzü dönmekten vazgeçiyor
şu pencerenin arkasında
bilinmeyen bir şey
bizi merak ediyor, beni ve seni

Dünyanın her yerinde kentler ve kentiler ile taşra ve taşralılar aynı. Kentin içerisinde apayrı bir dünya var; taşraya gelindiğinde ise bambaşka. İnsanlar birinden diğerine gittiklerinde sorunlarla karşılaşıyorlar, kültürel şoka uğruyorlar.

Global bir köy olma yolunda ilerlemekteyiz. İnsanların zevkleri, alışkanlıkları, yaşantıları birbirine benzeyecek diyip duruyoruz ama bakıyoruz aslında pekte değişin bir şey yok. Belki tek benzerlik çatılarımızdaki uydu antenler. İnsanlar kurdukları uydu antenler vasıtasıyla dünyadaki her olaydan bir şekilde haberdar oluyorlar ancak sonucunda o gördükleri veya ilgi alanına giren olaylara/nesnelere/metalara ulaşamıyorlar.

Sonrasında mahrumiyet ve terk edilmişlik hissinin doğurduğu bir sürü felaketi yine uydu antenler vasıtasıyla televizyonlarımızdan seyrediyoruz. Köyden kente göç olgusunun ortaya çıkardığı istihdam ve konut sorunu evsizlerin sayısını artırıyor; açların sayısını artırıyor, eğitimsizlerin sayısını artırıyor. Kentler mega köylere dönüşüyor.

Kentlerin mega köyleri dönüşmesi bizim kanunla ilçeleri il yapmamıza da benzemiyor ki. Bir kanun yapılsa ve herkes bir resmi gazete yayımıyla zenginliğe, refaha ve mutluluğa kavuşsa. Olmuyor işte. Kimse kente yerleştiğinde iş bulacağı hayaline dahi sahip değil.

Kentte iyi bir iş ve kariyerle yaşamını sürdüren bireyler/aileler taşraya bir hayalle gidiyorlar.

“küçük bir bahçe alsam şu köyün yamacından; içine küçük bir ev kondursam ve emeklilik günlerimi burada geçirsem”

Bu hiçbir zaman böyle sonlanmıyor. İstatistiklere bakıyorsunuz büyük kentler emekliyi en çok barındırma hüviyetini de ellerinde bulunduruyor. Kimse konforu, rahatı bırakıp köye, kırsala ve taşraya gitmiyor.

Geçenlerde bir dergide bu konu ile alakalı bir haber vardı. Emekli olmadan fiili işlerini bırakıp kendilerini taşranın ıssızlığına bırakan birkaç insanla röportaj yapılmıştı. Bir elin parmaklarını geçmeyen insanlar. Ama hala kentler tıka basa dolu.

Abbas Kiarostami’nin 1999 yapımlı filmi Rüzgar Bizi Sürükleyecek filmini seyrederken aklımdan geçenler yukarıdakiler. En baştaki şiir ise yönetmenin filmine isim kaynaklığı yapan şair Füruğ Ferruhzad’ın bir şiirinden alıntı.

Trajik bir sonla noktalanan ölümünün ardından Fars dilinin önemli şiirlerine imza atmış bir isim Ferruhzad. İçli ve yakıcı seslerin sahibi.

Kiarostami’nin ilk olarak 10 isimli filmini seyretmişti. Bir arabaya monte edilen kameranın gözüyle İran kadınının serencamını izletmişti yönetmen. Ne kadar zekice ve küçük maliyete kotarılacak bir film diye söylendiğimi hatırlıyorum.

Böyle bir adam Kiarostami. Basit diyaloglar ve amatör oyuncularla büyük sinema eserleri ortaya çıkarıyor.

Taşra ve Kırsal Yaşama karşı düşkünlüğümden midir bilmem; bence yönetmenin en iyi filmidir ‘Rüzgar Bizi Sürükleyecek’. Bu filmle ilgili bir renk sorulsa hep sarı renk kalıyor aklımda. Sarı yazın bozkırın yalnızlığını ve unutulmuşluğunu ne güzel de simgeliyor.

Kentin hızlı yaşayışına alışmış ekip elemanı, bir telefon görüşmesi yapabilmek için dakikalarca araba kullanarak sabretmeyi öğreniyor. Çocuklar okula gidiyor. Âşıklar bir çukurda gizlice buluşup sadece bakışıyorlar.

Zaman insan algısı olduğundan geçmekte bilmiyor taşrada. İnsanlar kentliyi merak ediyor. Kentli kendini çok fazla açmak istemiyor. Hemen işlerini halledip aslolan yerine dönmek istiyor.En çok çocuklar hoşnut bundan. Köyün dışından yeni yüzler görüp, onlara sorular sormak en çok onların dünyasına bir fener doğrultuyor.

Sonra o çocuklar büyüyecekler ve kenti merak edecekler. Bir gün köyün minibüsüne binip ilçeye inecekler. İlçede yola çıkıp; şehirlerarası bir otobüse atlayarak soluğu kentte alacaklar. Sonra bir müddet korkacaklar, öğrenecekler ve dişlenecekler. Arada bir nefrette edecekler ama sonunda burada yaşamalıyız diyerek herşeye katlanıp yerleşecekler.

Köyde ise bilgeler ve yaşlılardan başka kimse kalmayacak. Rüzgar herkesi bir başka tarafa sürükleyecek. Ancak o ağacın altındaki kadınlar her gittiğinizde yada uğradığınızda orada olacaklar. birbirlerine bakarak, yüreklerini okuyarak sohbet edecekler. Mütemadiyen, kentlere uğurladıkları çocuklarını özleyecek ve büyük bir umutla onları bekleyecekler.

Taşra filmlerini neden seviyorum bilmiyorum. Belki de taşra kendi kötücül/karanlık/kentli keskinliklerimizi törpülüyor.

Zaman çok hızlı akıyor ve ben bu yazıyı büyük bir hızla bilgisayara yazıp bloga aktarıyorum.

Yorumlar

âyine-i devrân dedi ki…
ne kadar güzel bir yazı, elinize sağlık :)
Füruğ'dan dizeler çok yerinde olmuş, teşekkür ederim
adsoy dedi ki…
rica ederim.
asıl ben teşekkür ederim.