Cennetin Çocukları / Bacheha-Ye Aseman (1997)


Çocukların kendilerine mahsus dertleri vardır. Büyükler bu dertlerden kimi zaman haberdar olurlar kimi zaman ise çocukça davranışlar/düşünceler der geçeriz. Çocuklar kendileri açısından her olaydan bir şekilde olumlu/olumsuz etkileşimlerde bulunurlar.

Yoksulluk siz ne kadar çocuklara hissettirmeseniz de anlaşılabilecek bir şeydir. Ebeveynler bu konuda ellerinden geleni yapsalar da çocuk anne-babasının onun için yaptığı fedakârlıkları görerek kendince tasarruflarda bulunabilir.

Zengin anne-baba için de farklı bir durum söz konusu değildir. Evladının daha kanaatkâr ve hesap bilen olması için uğraşan anne-baba bir gün fark eder ki çocuk bunu da hissetmiştir ve ona göre bir harcama planı oluşturmuştur zaten.


Hikâye İran’da geçiyor. Ali kız kardeşi Zehra’nın ayakkabılarını dalgınlığının sonucunda kaybedince, babasının maddi imkânlarını da gözeterek kendince bir çözüm buluyor. Bu sayede hem babası durumun farkına varmayarak üzülmeyecek hem de bir çift ayakkabı iki kardeşi idare edecektir.

Burada Zehra’nın abisinden sadece birkaç yaş küçük olmasına rağmen gösterdiği civanmertliği görüyoruz. Zehra 7 yaşında olmasına rağmen hem bu yoksul evin tüm işlerini çekip çeviriyor hem de okuluna giderek eğitim hayatına devam ediyor.

Ortak giyecekleri ayakkabı aslında tüm sorunları çözecek gibi görünse de bambaşka sorunların da doğmasına neden olur. Ali mütemadiyen okula geç kalır ve bunun sonucunda okulun idarecisi tarafından okuldan atılmakla tehdit edilir.



Zehra ise ağabeyinin pis ve eki ayakkabılarını giymekten utanır, sıkılır. Her surette ayakkabılarını saklamaya gayret gösterir. Dünyanın neresinde olursa olsun kız çocukları pembe ayakkabıları severler ve başkalarının ayaklarındaki parlak ayakkabılar yüreklerinde derin bir boşluk oluşturur.

Aile içerisinde bu kadar zor durumda olmalarına rağmen hep bir dayanışma havası hakimdir. Baba bir bardak çay getiren güzeller güzeli Zehra’sına dünyanın en güzel çayını içtiğini söyleyerek iltifat eder. Evlerinde zar zor kaynayan bir tencere çorbadan komşularına da ikram etmeyi ihmal etmezler. Ali’de evlerine bir tas çorba götürdüğü yaşlı çiftin bir avuç leblebisiyle ödüllendirilir. Ali her zaman büyükler gibidir. Büyükler gibi oturur, büyükler gibi düşünür ve büyükler gibi ‘ah’ çeker.

Okuldan atılacağını bile bile idareciye ve sınıf öğretmenine gerçekleri hiçbir zaman tam olarak açıklamaz. Aynı zamanda gururlu bir çocuktur Ali. Gerçi Zehra’da ondan hiç farklı değildir. Ağabeyinin kaybettiği ayakkabısını okulda bir kızın ayağında görünce gizlice onu takip eder ve o kız çocuğunun da zor durumda olduğunu görünce hiçbir şey söylemez.

Baba bu fasit dairenin kırılması için bahçıvanlık yapmak ister. Bahçıvanlık nedir ki… biraz çiçeklerin altını eşeleyecek, ağaçların yapraklarını ilaçlayacak ve uzayan dalları budayacaktır. Bir gün, yoksul evlerinden ve mahallelerinden geçerek bambaşka bir dünyaya giderler Ali ve babası. Orası öyle bir dünyadır ki, evlerini yüksek duvarlar ve acımasız köpekler korumaktadır. Saatlerce uğraşırlar didinirler ancak hiç kimse onlara iş yaptırmak istemez. Burada, ayakkabıdan mahrum bir çocukla, özgürlükten mahrum başka bir çocuğu karşılaştırır yönetmen. İzleyiciye derin bir nefes aldırır. Yüksek güvenlikli duvarların ardında yaşayan zengin çocuğu Ali’yle oyun oynadıktan sonra özgürlüğün ağırlığından yorgun düşer ve uyuyakalır.

Ali, bir gün okulun ilan panosunda bir atletizm yarışmasını görür. Ali bu yarışmaya katılmalıdır ve üçüncülük ödülü olan spor ayakkabısını kazanarak kardeşine hediye etmelidir. Bunun için her yol dener. Öğretmenine kazanmak zorunda olduğunu ağlayan gözlerle ifade eder.

Ali aslında güzel bir ders verir bizlere. Hayatın tüm meselesi, üçüncü olmayı isteyerek/kabullenerek rotanı çizebilmektir. Bu rota ileride o kişiyi birinci veya lider de yapabilir ancak kapasitesi/tavrı/karakteri üçüncülüğü dahi hak etmeyenlerin birinciliği hedefleyerek yaptıkları sadece yeryüzünde kaos ateşini körükler.



Üçüncülüğe razı olup koşudan geriye düşmeyenler aslında bu dünyanın yükünü de sırtlayanlardır ve elbette kupayı da onlar hak etmektedirler. O kupa bir gün onların avuçlarının arasına bırakıldığı anda dahi gururlanıp başlarını yerden kaldırmayacaklardır.

Baba ve oğulun bahçe düzenleme işinden dönüşte sevinçle evlerine dönerlerken yaptıkları kaza, yönetmenin duygusal zirveyi bırakmamak isteğindendir. Böyle bir sahne yine filmin başlarında yaşanır. Ayakkabılarını ortaklaşa kullanıp hayatlarına devam eden iki kardeşin mutlu mesut olacağını zannederken, Zehra koşuşturmaca esnasında ayakkabısını su kanalına düşürüverir. İzleyici hop oturup hop kalkar. Tam elini uzatıp alacakken; su yine alır götürür ayakkabıyı. Yönetmen kendisi de dayanamaz sonrasında ve yardımsever bir esnafın yardımıyla kavuşur diğer tekine.

İzleyici, son ana kadar duygusal ve zihinsel olarak zinde tutulurken finalin mutlu bir belirsizlikle sonuçlanması ile sırtını yaslayıp “oh be” sözünü ağzından kaçırıverir.



Yorumlar

beenmaya dedi ki…
geçenlerde tv de yayınlandı bir kez daha seyretme fırsatı buldum...
adsoy dedi ki…
evet aynı yönetmenin bugun yine çocuklar üzerine harika bir filmi daha var. izlemeni tavsiye ederim.
âyine-i devrân dedi ki…
olamaz ben kaçırdım mı bu güzelliği :(
bir yerlerden bulup izlemeliyim, yazınız çok güzel olmuş bu arada :)
csyasoo dedi ki…
Madij Majidi ve sineması ile tanışmam bir hafta oldu ve beşinci filmini de izledim bugün. Gerçekten çok iyi ve kendine has mükemmel bir tarz oluşturmuş yönetmen.

Filme gelecek olursak, zaten filmle ilgili resim falan ararken denk geldim bu yazıya. Şu an yazı bitti ufak röruşları yapıyorum.
Film basit ama bir o kadarda sıcak, içten, samimi bir hikayeye sahip. Keza yönetmenin bütün flmleri böyle. İki kardeşin paylaşmayı ve önemini biz insanlara öğretmesi bence. Zamanımızda kardeş kardeşi vururken böyle bir film ilaç gibi geliyor. Ruhunu dinlendiriyor insanın.