Semih Kaplanoğlu'ndan...


...

Ben filmlerimde zamanı yaymaya çalışıyorum. Bir insanın bir yerden bir yere yürümesinin gerçeklik karşılığı ne ise bunu yerleştirmeye çalışıyorum. Kamerayı, insan gözünden fazla yukarıya veya aşağıya indirmemeye çalışıyorum. Kamera hareketi kullanmamaya çalışıyorum. Sakin insanın, duran gözüyle ve izleyici gözüyle bakmak istiyorum. Konuşmaları diyalogları mümkün olduğu kadar azaltmaya çalışıyorum; anlatabiliyorsak, konuşmadan olabildiği kadar atıyorum.

...

Çekeceğimiz mekanda yaseminler sürekli dökülüyor. Arkadaşlara orayı hiç süpürtmedim. Çünkü öyle bir an gelecek ki, onlar iyice yerlere dökülmüş olacaklar. O yaseminleri kendi elinizle yere atarsanız, asla kendi dökülmüşlüğü kadar gerçek olmayacaktı. Mesela ezanın kaçta okunacağını bilmek bile çok önemli. Yumurta’da Nejat’ın bayıldığı sahneyi çekiyoruz; ben biliyorum ki, üç dakika sonra ezan okunacak ve çekimin içine girecek. Ve o çekime girdi ezan sesi. Ama ben bunu fazla buldum, montaj esnasında. Duyguyu fazlalaştıran, nostalji duygusunu çok daha abartacak olan bir şeydi. Ben o zaman onu kaldırdım oradan. Oyuncu filmde soruyor: “Sâlâyı duydun mu?”. Adam da diyor ki: “Ne sâlâsı oğlum, sâlâ okunmadı ki!” Şimdi orada gerçekten sâlâ okundu. Ve onlar gerçekten o konuşmayı yapıyorlar. Bir önceki çekimde, 2 saat önce sâlâ okundu, Nejat duydu, hepimiz duyduk, ama filmde oynattığımız oranın yerlisi adam duymamıştı. Burada zamanın iki yönü çarpıştı işte. Bu hayatta her şey, Yaratıcı tarafından planlanmış. Bunun varlığı ve yokluğu üzerine dünya felsefesi oluşmuş. Ben de filme kaydettiğim her şeyin, yaratıcılık anlamında bir alan oluşturulabileceğine inanıyorum. Böyle düşününce, o sâlânın duyulmasının ya da duyulmamasının önemi başlıyor.

Yorumlar