The 'Big' Godfather (Part I)


Gümüş renkli bir steyjın Toros'un içerisinde beş kişi dağa doğru tırmanmaktayız. Hava hafif esintili ama yine de sıcak.

Şoför kendi tarafının camını açmış onun rüzgarıyla hepimiz rahat bir yolculuk yapıyoruz.

Zirveye yakın bir yerde araba duruyor. O arabanın önünde, şoförün yanında oturmakta.

Arabadan ilk o iniyor. kasketini çıkarıyor ve arka cebinden çıkardığı beyaz mendiliyle ön tarafı dökülmüş başını kuruluyor.

Derin bir nefes alıyor.

'Kekik kokusu! oh mis gibi" dediğini hatırlıyorum.

Gözleriyle sağına soluna bakınarak kekik aramaya başlıyor. Arabanın aşağısına doğru yavaş yavaş iniyor.

Ben onu izliyorum uzaktan. Rüzgar saçlarımı okşuyor. Dalgınım neden bilmiyorum. Belki de karneyi yeni almışım; iki kırığım var.

Kasketi sağ elinde. Sol elinde ise terini sildiği mendili. Mendil rüzgarda saçlarım gibi sallanıyor.

Yere eğiliyor ve kekikten bir parça koparıyor. Bir müddet öylece kalakalıyor.

Dünya durmuş ve o durakta iniyor sanki...

Bir müddet sonra hiç bir şey olmamış gibi ayağa kalkıyor. Ellerinin arasındaki kekiği uzun uzun kokluyor.

'Çocukluğumun kekikleri aklıma geldi" diyor ve ardından ekliyor:

'Ne güzel kokarlardı'

Rüzgar hala saçlarımın arasında. Kekik kokusu hafiften benim de burnuma geliyor.

Kekik güzel güzel kokuyor. Rüzgar salınarak saçlarımı seviyor.

Hayat devam ediyor...

Yorumlar

s3m dedi ki…
kendimi torosların o muhteşem kokusunda yürürken hayal ettim.. alıp götürdü bu yazı. özledim torosları. kaçmak lazım. hatta gidip geri dönmemek.. dünyayı durdurup orada inmek gerekiyor.
adsoy dedi ki…
evet inip yürümeli, derin bir nefes çekip herşeyi geride bırakabilmeli...

Bu blogdaki popüler yayınlar

Elia Kazan'ın Taşra İzlenimleri ve Yumurta

Hiçbir Gece (1989)