Yönetmenin dilinden 'Pandora'nın Kutusu'




“Bulutları Beklerken”i bitirdikten sonra yapmak istediğim bir proje olarak, yavaş yavaş şekillendi. Bugüne ait, toplumumuza, insana dair bir profil çizmek istedim. Yolculukla, bir kayıp ya da ölmek üzere olan bir anneye ulaşmaya çalışan üç kardeşin, bir yolculuk içindeki bütün sıkışmışlıklarını anlatan bir hikâye gibi başladı. Ama bu yolculukla, benim de yazarken yaptığım iç yolculuklar, neredeyse hikâyeyi “hayır, ölen bir anne değil de ben bu anneyi alıp getirirsem ne olur? Şehirde, bir kent dokusu içinde devam edersem hikâye nasıl olur?” diye düşünmeye başladığımda, yavaş yavaş “Pandora’nın Kutusu” oluşmaya başladı. Alzheimer’le başlayarak, durumdan kaçma hikâyeleri işin içine girdi ve sonunda bir aile dramı gibi görünen, tüm fertlerin tek tek sıkıntılarına bakınca bugünkü toplumumuzun modernleşmeye çalışan, modernize arasına sıkışmış olan yüzünü gösteren bir hikâye ortaya çıktı(Cine Dergi-Ocak 2009)

Adını da ilk akla getiren Özcan Alper'dir. Onunla henüz tratment aşamasında projeyi tartışıyorken, hikâyede iyi-kötü her şeyin saçılmasına bakarak, "Bu Pandora'nın Kutusu gibi" dedi. Ben de bu fikri benimsedim.(Zaman-26 Ocak 2009)

Bu filmde bir aile vardı elimin altında, o ailenin bütün karakterlerini tek tek ele aldım. Bu yüzden genellikle yan karakterler gibi olmaz benim karakterlerim, ikinci derecedeki karakterler bile... Hikâyeye hizmet eden, bir olaya hizmet etmek durumunda kalan, bize bir şey öğreten enformatif karakterler olmazlar genellikle; bir tane sahnesi bile olsa yaşayan karakterler olurlar. En azından buna çok özen gösteririm, yani o karakterin derinliğine girmeye. Burada da elimin altında bir aile vardı, aslında böyle baktığınızda sadece bir tane karakter var: Bir aile. O ailenin fertleri... Yaratmak zorunda olduğum, kendi hayatınıza baktığınızda bile kolaylıkla ulaşabileceğiniz, derinliğine inebileceğiniz insan tipleriydi.(Altyazı-Ocak 2009)



Aslında Türkiye’den de oyuncular düşündük. Ama karakterin yaşı nedeniyle çok zor bir roldü. Türkiye’den bu rolü üstlenebilecek oyuncular, hem daha genç, hem de TV dizileri gibi nedenlerle oldukça yoğunlar. Bu rol için gönüllü olan oyuncu da oldu.
Ama saydığım sebeplerle buradan birisiyle anlaşamayınca, Fransız ortağımız, Tsilla Chelton’u önerdi. Bayan Chelton senaryoyu okudu ve buluştuk. İlk buluşmamızda ikimiz de hemen birlikte çalışmaya verdik. 90 yaşında. Bu yüzden, çekimden önce bazı yeni düzenlemeler yaptık. Mekân seçimini değiştirdik. 1200 metrede değil daha aşağılarda çalıştık. Chelton, Türkçe üzerinde çok çalıştı, sokaktaki insanları dinledi. Dil konusunda hem çok yetenekli hem de çalışkandı. Şunu vurgulamak istiyorum, replikleri cümlelerin anlamlarını tamamen bilerek söyledi ve rolü ona göre oynadı. Zaten bir noktada o kadar ilerledi ki, benimle direkt iletişime geçti. Tercümanı bile aradan çıkardık.(Milliyet-01 Ekim 2008)

Filmde anneanneyi dağında yaşarken sanki vahşi gibi görüyoruz, oysa çocuklar bence daha vahşi. Filmde safiyeti görebildiğimiz iki karakter; anneanne ve Murat. Biri yolun başında, bütün bunlara bakan kişi, diğeri de yolun sonuna gelmiş, ölmek üzere. Birinin ölümü diğerinin hayatının olgunlaşmasını motive ediyor. Hayatını sorgulayan bir çocuğa bakıyoruz. Nasıl bir hayatın içinden geliyor? Her şeyi var. Çok iyi bir okulda okutuluyor, onu seven anne babası var. Peki, hem anne babası hem de kendisi için nedir gitmeyen hâl? Tam manasıyla insan olmaktan uzaklaşma hâli.(Aksiyon-Sayı:737)

Yönetmen: Yeşim Ustaoğlu
Senaryo : Yeşim Ustaoğlu - Sema Kaygusuz
Oyuncular:
Tsilla Chelton
Derya Alabora
Övül Avkıran
Onur Ünsal
Osman Sonant
Tayfun Bademsoy
Nazmi Kırık

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Elia Kazan'ın Taşra İzlenimleri ve Yumurta

Hiçbir Gece (1989)