Mayıs Sıkıntısı'nda en sevdiğim sahne


Mayıs Sıkıntısı filminde en sevdiğim anlardan birisi. Otların arasına uzanıp uyuyakalmış baba ve oğul sahnesi. Taşranın en saf hallerinden biri. Korunmasız ve naif...

Aşağıda da yönetmenin bu konu ile ilgili yaptığı açıklama:

Esasen ben taşrada da yaşayabilirim. O kadar da boğucu gelmiyor bana. Benim evim nerdeyse orda yaşayabilirim. Yani Paris'e de koysanız işte köye de...Yani kitaplarım, dünyam, müziklerim... Onlar neredeyse... Şehirde vazgeçemediğim tek şey kalabalıklar içinde yalnız kalabilmek, yürümek filan. O duygu bana iyi geliyor. Tabi ki taşradaki insan kalitesi beni etkiliyor, beni şaşırtan ve bazen suçluluk hissettiren şeyler oluyor. Vicdanımı uyaran ve bana çok soru sordurtan bir tarafı var taşranın. Kentte sormayı unuttuğumuz sorular, duygular çoğu. Mayıs Sıkıntısı’nda rol verdiğim Pire Dayı diye bir dede vardı, Ebru ile onu ziyarete gittik son gittiğimizde bir yaz günü. Köyüne gittik, tarladadır filan dediler, tarif ettiler, bir takım tarlalardan geçtik, ücra bir tarlaya vardık. Bağırdık falan tarlada yok gibi görünüyor. Sonra tarlanın ortasına doğru yürüdük, gariban bir tarla, ekinler biçilmiş falan ve birden onun orda alakasız bir yerde uyuyakaldığını fark ettim, böyle ufacık kısacık bir adam, böyle yatmış tarlanın ortasına, buruşuvermiş böyle ve uyuyakalmış. Görünüşü tarlaya uyum sağlamış gitmiş. Ne var bunda denebilir. Ama bana değişik gelen şey şuydu belki. Uyumak için özel bir yer seçilmemişti. Bir ağaç altı, çimenlik bölge gibi. Ot biçerken yorulduğu anda kendini bırakıvermiş gibiydi. Tam anlamıyla hak edilmiş bir uyku gibi görünüyordu. Bilmiyorum, bunu anlatmak zor ama sanki çok önemli olan bir şeyleri yaşamıyormuşum, çok temel bir şeyleri kaçırıyormuşum duygusu uyandırıyordu. Kentte yaşayanlar için insan ilişkisi çok önemli hale geliyor, çünkü o da çok zengin birşey ve bir süre sonra insan ilişkisinin karmaşası ve zenginliği karşısında doğa biraz ilkel kalmaya başlıyor. Zorlama bir gerekçeyle doğa ile ilişki kurulmaya kalkınıldığında ise bu bağ biraz yapay kalıyor. Hatta bazen doğada uzunca bir süre kalınca sanki ölmüşüm gibi bir duyguya kapılıyorum.


Mayıs 2003 - Yirmibir Mimarlık Dergisi

Yorumlar

Adsız dedi ki…
ne güzel bir blog bu böyle :)

jto
Adsoy dedi ki…
teveccüh :)
yasemin dedi ki…
Nuri Bilge Ceylan'ı ilmek ilmek işlemeniz çok güzel. Diğer yazılarınızı da zevkle okudum.
Emeğinize, ellerinize sağlık.

Bu blogdaki popüler yayınlar

Elia Kazan'ın Taşra İzlenimleri ve Yumurta

Hiçbir Gece (1989)