İki Loser, Bol Argo ve Edge of Life


Dreams with the Fishes'ı izlemem için o kadar çok ısrar edildi ki. izlemezsem meraktan ölecektim. :) özellikle argo konusunda karşılaştığım bir sürü uyarı da cabası.
amerika'nın herhangi bir köşesinde iki loser ın karşılaşmaları ve -ölmek isteyenle-, -ölüme sürüklenen- iki kankanın(zorunlu) hayatlarında son yaşadıkları birkaç gün.
birinin ölmesini diğeri üstleniyor ancak, o ölmesi için de diğerinin birkaç haftalık ömründe eksik kalan hayallerini tamamlayacak.

bu hayaller de hiç akıl alacak şeyler değil. (anadan üryan bowling oynamak gibi)
bu kısa yaşam yolculuğunda birbirlerini tanıyorlar. çıldırasıya seviniyorlar. bol sağlığa zararlı madde tüketip, "carpe diem!" diyorlar.

sonra ölüme sürüklenen acı çekmemek için öldürülmek üzere anlaşma yapılan tarafından öldürülüyor.

ekonomik krizin içinde debelenen birleşik devletler vatandaşlarının sosyal hakları, yaşam standartları ve hayata bakışları küçük hayatlar üzerinden müşahhas bir şekilde beliriyor gözlerinizin önünde.

filmin ilginç sahnelerinden biri bana yine "dream" li arizona'yı hatırlattı. ölüme sürüklenen son günlerini hastanede geçirirken kız arkadaşıyla, ölmek için can atan depresif kişiliğin öpüşme anları. arizona dream'deki axel ile grace arasındaki ilişkiyi canlandırdı beynimde.

filmle ilgili ilginç diyaloglardan birkaç tanesini de buraya almadan edemeyeceğim. çok zekice ve üzerinde düşünülmesi gereken diyaloglar.

- Tanrıyı buldun demek.
- Evet, geçen hafta küvetteyken.
- Tanrı'yı, küvetteyken buldun yani...
- Evet.
- Banyo yapıyordum ve suyun tamamen içine girdim...
- ...sonra bir uğultu duymaya başladım.
- Şöyle bir şey mi...
- Evet, öyle bir şeydi.
- Neden yaptım bilmiyorum...
- ...ama kollarımı şöyle uzattım,
- sanki birisine sarılıyormuşum gibi...
- ...ve Tanrı'nın da bana sarıldığını hissettim.
- Tanrı da sana mı sarıldı?
- Evet, çok garip bir şeydi.
- Sana da garip gelmiyor mu bu?
- Burada...


ve en vurucu cümleyle filmin sonun getireyim.

Alınma ama Terry, geçmişte yaşamak, hayatını boşa harcamaktır.

Yorumlar

Asuman Unsal dedi ki…
kaybetmek üzerine, bağımsız sinemanın eşsiz bir yapıtı olduğunu düşünüyorum; diğer yardımcı karakterlerin, kostümün çok fazla şaşanın gerek duymadan da ne kadar iyi iş çıkarabileceğinin en güzel örneklerinden bence.

Diyaloglarıyla gönlümde yer tutmuş şah eser olarak nitelendirebilirim,
hayatı ıskalayan, farklı yaşayıp, hisseden insanların iç dünyalarının özeti gibi,

senaryonun yaşanmış öykü uyarlaması olması ve karakter seçimlerinde oyuncuların içine gömüldüğü hatta david arquette'nin oyunculuğuyla gönlüme kurulmuş salıncaklarda sallandığımız harika ötesi bir film.

Ayrıca, kendini film çekmek için kasan pek çok sanatçının oturup adam gibi üzerinde çalışması gereken bir filmdir kendisi, sanatmış, oyuncularmış, diyaloglarmış, yönetmenmiş, yöntemmiş, kubuzmuş, neyse neymiş işte, ağırlıklı olarak iki kişi üzerinde geçen bir filmin sıkıcılıktan uzak bu kadar akışkan bir yapıya sahip olması

aman yarabbi dedirtiyor, aman yarabbi; böyle insanlar oldukça ben yaşamaktan keyif alıyorum dostum Adnan, bu filmle ilgili daha farklı bir şeyler yazmanı beklerdim lakin ayrıntıları kaçırdığını düşünüyorum, lakin film baş yapıt...



ve müzikleri dinlenesi, uçulası bir filmdir. izleyin ulan izleyin dedirtir adama, bir durun da şu hayatta, bir durun da yanından geçen kişinin içindekileri belki görebilirsin, bir durda soluklan, ne söylüyor sana benliğin

Bu blogdaki popüler yayınlar

Elia Kazan'ın Taşra İzlenimleri ve Yumurta

Hiçbir Gece (1989)