The Hours ve Bir Mektup



Sabah sabah aklıma "The Hours" filmi düştü. bir arkadaşla beraber izlemiştik. salonda fazla kimse de yoktu. öylesine gidilen ve öylesine uğranılan bir filmdi. can sıkıntısını giderecek bir film. Hayata tutunmaya çalışan ve başaramayınca bırakıp giden kadınların öyküsü. burada kalanlar olsa da hayattan düşmüş kadınların öyküsü.
wirgina woolf'un son gününü de anlatıyor film. nehre kendini bırakışı. ardında bıraktığı bir mektup. güzel ve etkileyici bir film sonrası yaşanıyor arkadaşımla bende.
uzun süre konuşmadan yürüyoruz. sonra Bolulu Hasan USta'da yenilen kazandipleri ile hayatın dibini görüyoruz belkide bilemiyorum.
The Hours
Kazan Dibi
ve
İntihar
kelimeleri.
Film aklıma düşünce Virgina Woolf'un intihar mektubunun tam içeriğine de ulaştım.
Mektup aşağıda:

canım,
yeniden delirmek üzere olduğumdan eminim.
o korkunç dönemlerden birine daha göğüs gerebileceğimizi sanmıyorum.
ve bu sefer toparlanamayacağım da.
sesler duymaya başladım.
dikkatimi bir şey üzerinde toplayamıyorum.
ben de yapılabileceklerin en iyisi gibi görünen şeyi yapıyorum.
sen bana mümkün olan en büyük mutluluğu verdin.
birisi başkası için ne yapabilirse, hepsini yaptın.
sanmam ki başka iki kişi bizden mutlu olmuş olsun, bu korkunç hastalık gelene kadar.
artık onunla mücadele edemiyorum, hayatını zehir ettiğimi biliyorum, ben olmasam çalışabilirdin.
ve biliyorum ki çalışacaksın. görüyorsun ya, bunu bile doğru dürüst yazamıyorum. okuyamıyorum.
söylemek istediğim şu, hayatımın bütün mutluluğunu sana borçluyum.
bana karşı hep sabır gösterdin ve inanılmayacak kadar iyiydin.
bunu söylemek istiyorum-bunu herkes biliyor.
biri beni kurtarabilseydi eğer, o sen olurdun.
senin iyiliğinin kesinliği dışında her şey benden gitti artık.
hayatını daha fazla zehir edemem.
sanmam ki başka iki kişi bizim olduğumuz kadar mutlu olsun.


üzücü ve yakıcı satırlar.
sonra bu konu ile ilgili neler yazılmış diye bir araştırma bakarken ekşi'de karşıma bu satırlar ile ilgili eleştirel bir yaklaşıma rastladım.huthut tarafından kaleme alınan satırları da aşağıya alıyorum.

mektup gibi değil de alelacele yazılmış bir not gibi geliyor bana. bu yüzden virgina'ya kızıyorum. intihara mecbur birisi, daha güzel bir şey yazabilirdi eşi için ama zaten daha güzel şeyler yazabilecek olsaydı eşini terk etmezdi ve çok tuhaf ama daha güzel bir mektup yazabilecek olsaydı, bu kadar güzel romanlar yazamazdı heralde. sadece o mektubu yazardı.

insan kendisi için her şeyi yapabilen ve her şeyi yapacak gibi duran birisine gerçek anlamda aşık olamaz sanıyorum. ve bu mektubun sorunu da bu. belki virgina eşine aşık değildi çünkü kendisi aşık olunabilecek birisi değildi; kendisine göre. halbuki kendisinin ne kadar sevilesi olduğuna kendi karar vermek ger.ekten büyüklenmektir. bu da bir çelişkidir. yazarları yazar yapan da bence bu çelişkidir. insan neden yazar? kendisini unutmak için, yeni bir şeyler kurgulamak için. ama yazıcılığın öylesine büyük bir yükü var ki, önce her şey onun içinden geçip, kendisine dönüşüp kağıda geçer. sonuçta yazıcı kendisinden kurtulmak isterken iyice kendisine gömülür. sonuçta yazmaktan başka bir çaresi de yoktur ve bir batağa saplanır. ama orası öyle bir bataklıktır ki, daha güzel bir hayat karşılığında değiştirilemez. yazar, hiçbir şeyi doğru göremez, gerçeğin ne olduğunu anlayamaz. değeri azalır. kitapları çoğaldıkça kendisine sevgisi azalır. yazdıkları çoğaldıkça, kendisine güveni azalır. sevildiğini ya da sevilmediğini anlayamaz. gerçeği anlayamaz. sonuçta sevmenin ya da sevilmenin de bir önemi kalmaz. bir yüke dönüşür. insanların yaşam pratiğinde hiçbir etkisi olmayan kurgularından başka değerli bir şeyi kalmaz. önemli olan yaratılarının hepsi, dışında bir yerde duruyordur. yazdıkları. onlar kalacak ya. genel anlamda sanatçının da böyle bir acısı var. hayattaki yapıtı, kariyeri değil, kendisi değil, aşkı değil, çocuğu değil... hayattaki yapıtı o kağıt ve üstündeki kelimeler. kelimeler yazıcısı olmadan da devam edebilir.

"çalışıyordun ve çalışmaya devam edebilirsin de..." sanki eşine değil, yazdıklarına sesleniyor virgina burda. çünkü, birisi çalışmak için ya da nefes almak için ya da devam etmek için birisine ihtiyaç duymaz. pratikte böyle bir şey yok. insanlar motorlu taşıt ve bir başka insan da ona uygun olan tek yakıt değil. elbette yaşayabilir. ama isterse yaşayamına son da verebilir. burda virgina intihar ederek ve ona yaşamaya devam edebileceğini ima ederek, eşine adeta meydan okuyor onu adeta peşinden gelemeyeceği konusunda suçluyor. bence suçluyor.

bu mektubu sevmiyorum. bu mektupta iyi bir yan görmüyorum. bu mektupta yazılanlar yalan gibi. bu mektup bana hayatta hangisi olduğumu düşündürüyor; geride kalan mı, yoksa çekip giden mi? bana böyle bir mektup yazılsaydı, bütün yaşamımın yalan olduğunu düşünür ve başa dönemediğim yeniden yaşayamadığım için delirirdim. böyle bir mektup yazan kişi olsaydım da, aslında virgina gibi düşünürdüm. nasılsa devam edebilirler... zaten bu mektubu o yüzden sevmiyorum. sorun ölmek değil çünkü; ne olacağını bile bilmediğin bir yere doğru yürüyüp gidiyorsun ve arkanda bıraktığın insanı bunun için cezalandırıyorsun.

"seninle o kadar kötüydü ki, ya da burada, yani senin de içinde bulunduğu bir evrende yaşamak o kadar kötüydü ki; ama başkasıyla olamayacağım kadar mutlu olduğum kişi de sendin. ben o kadar müthiş birisiyim ki, ölüm paklar beni ancak. sen de sağol, hayatını adadın gibi geldi bana ama belki de zaten yapacak daha iyi bir şeyin yoktu. hadi bari seni de kurtarayım benden. olursan sen mutlu olursun yine merak etme. nasılsa sıradan insanın tekisin. hadi eyvallah"

gibi bir şey bu.


Filmi izleyin kararı verin. Ama sakın ola Kazandibi yemeyin ardından.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Elia Kazan'ın Taşra İzlenimleri ve Yumurta

Hiçbir Gece (1989)