Atlıkarınca (2011)


3 bölüme ayrılabilecek bir yanı var Atlıkarınca’nın. İlk bölüm, mutlu, huzurlu ve ekonomik açıdan da gayet rahat bir ailenin yaşamına Kurban Bayramı’nın ilk günü kurban kesimi ile giriyoruz. Kurban kesimi esnasında veya kurban kesimi sonrasında babanın hoşnutsuzluğu yüzüne yansımıştır. Annenin zoruyla bu kurbanın kesildiğini ilerleyen zamanlarda anlarız. Baba titiz biri ve bu titizliği karısı üzerinde uygula(ya)madığından çocuklarını biraz da zalimce sayılabilecek şekilde hassasiyetini hissettiren bir mizacı var.  

İlk bölümde babanın zalim(ce) hassasiyeti dışında normal şeyler görürüz. Ailecek lunaparka gidilir; eğlenilir; vakit geçirilir. Evin büyüğü olan erkek çocuğunun melankolik ve içe kapanık ruh hali ile ilgili yönetmen bir ipucu atar ama çok ta üzerine gitmemize izin vermez. Geceleri evin avlusunda atlıkarınca oyuncağının başında çaresizce oturan bu erkek çocuğunun “derdi” hakkında malumata sahip olamayız. Adam eli kalem tutan biridir ve kadının taşra da kalma arzusunun aksine “boğulacaksan büyük denizde boğul” dercesine İstanbul’a gitmek istemektedir. Adamın bu isteği kadının İstanbul’da yaşayan annesinin rahatsızlanması ile gerçekleşir. Aile, “steyjın” bir arabanın arkasına atılan ufak tefek eşya ve bavullarla büyük şehre yol alır. Yolculuk esnasında babanın titiz olduğu kadar “hissiz”de olduğunu anlarız. Tüm hayvanat veya nebatata karşı da aynı “soğuk” tavırlarını devam ettirir. 

Aile kente yerleşmiştir artık. Evde yatalak bir anneanne de vardır. Annenin telefon görüşmesinden oğullarının üniversite okumak için farklı bir şehre gittiğini öğreniriz. Aile oğullarının olmamasından mütevellit daha huzurludur sanki. Damat, eşinin yoğun çalışmasından dolayı kayınvalidesine akşamları yemek “bile” yedirmekte ve evin aşağı yukarı tüm işlerini yürütmektedir. Kız ise okuluna devam etmekte hiçbir sorunu yok gibi görünmektedir. Anne kariyer planlarını üst üste koydukça evdeki gözünü de kaybetmektedir. Babanın kendi hastalıklı ve sakıncalı hallerine engel olamaması kızın ruh halini karartır. Ağlama krizleri, odasında tek başına hiçbir şey yapmadan oturması annenin dikkatini çekse de baba, balığa çıkarma bahanesiyle kızı yine alıkoyar. Film, aile içi zulmü hissettirmeden ve seyirciyi rahatsız edici görüntüler denizinde boğmadan anlatırken annenin tüm bu olanları anlaması ile üçüncü bölüme geçilir.

Baba ölmüştür. Evin oğlu bir arkadaşı ile cenaze için eve gelir. Ev taziye için gelenlerle dolup taşarken anne mevlit isteklerini geri çevirir. Aslında bu bile artık babanın diğer tarafta bile rahat etmemesini isteme ile alakalıdır.

Aile, babasız bir yaşamın hazırlıklarına başlarken aslında küçük kızın üzerindeki hayali hiç gitmez. Kâbuslarla, sanrılarla gelen baba rahat vermez. Filmin sonunda küçük kız evde yalnız kaldığında babanın çalışma masasına elini uzatır ve film nihayet bulur.

Yönetmen aslında büyük bir iş başarmıştır. Evde gizli kapaklı hissedilen baskı ile zulmü seyirciyi rahatsız etmeden ve müstehcenlik sınırlarında gezinmeye müsait konuları eğip bükmeden anlattığı için tebriki hak etmiştir.

Özellikle Mert Fırat, kendi senaryosunun içinde hiç çekinmeden en zor rolün hakkını vermesi ve hiçbir oyuncunun ‘jön’ roller sonrası kabul etmekten imtina edebileceği bir karaktere hayat verdiğinden ikinci büyük tebrike layıktır.

Bunun dışında, her yeni filmle filmografisi için sağlam taşlar ören Nergis Öztürk ise anne rolünün hakkını ziyadesiyle vermiştir. Çocuk oyuncuların acemiliklerini ise hoşgörmek gerekir.

Atlıkarınca modern çağda karşılaştığımız kötülüklere karşı hem kendimizi hem de çocuklarımızı nasıl korumamız gerektiğini söylemiyor. Lakin, zaaflar ve tutkuların insanın iç dünyasında kalmadığını yüzümüze vuruyor, vuruyor, vuruyor…

Yorumlar