Vavien (2009)


Vavien, kişisel olarak seyretmeden beklenti çıtasını çok yükseklere çıkarmıştı. Bir filmi hiç izlemeden bu kadar çok merak uyandırması ilginçti. Kara film olarak tanımlanması bir yana taşra algısı ve bakışıyla Türk sinemasında yeni bir dönemi açacağını söyleyenlerin bile çıktığını hatırlıyorum. En son olarak Eskişehir’de düzenlenen film festivalinde Zuhal Olcay’ın Vavien’e övgüler düzmesi de ilgimi çekmişti. Gerçi Zuhal Olcay’ın bir yönetmenin kahramanını beş dakika yürütmesinde hayatın manası ile ilgili bir anlam mutlaka vardır dan sonra Vavien’e övgüler düzmesi şaşırtıcıydı çünkü Vavien böyle bir film değildi.

Her neyse! Bir taşra öyküsü Vavien. Daha önce birkaç tv projesine senaryo yazmış olan Engin Günaydın’ın sinema adına yaptığı ilk filmi. Taylan Biraderlerin ise farklı türler deneyerek sonunda kara bir film yapma çabası ile oluşturduğu en son filmleri.

Bir taşrada kötülük ve mutlu son hikâyesi anlatılıyor. Temel konu, anne baba ve çocuktan müteşekkil bir orta halli bir taşra ailesinin birbirlerinden habersiz çevirdikleri işler ve evin reisinin bütün bunlardan haberi olması üzerine ilerliyor. Komşu kızı ile arasında yeni arayışlara yönelen ilk gençlik çağlarında bir delikanlı, ev işlerinden sıkılınca kendini yaşadığı ilçenin kadın kolları faaliyetlerinin içinde bulan anne ve aile bağımlılığından ve ticari sıkıntılarından kurtulup hovardalık yapma derdinde bir aile babası, bu ailenin fertlerini oluşturuyor. Bu aileye, babanın elektrikçi dükkanında ortağı da olan ağabeyini de ekleyebiliriz. Çünkü filmin kırılma noktalarından birinde ağabey ve baba arasındaki diyalog geminin dümenini iyi sulara doğru kıracaktır.

Filmin en önemli karakteri Engin Günaydın’ın canlandırdığı baba karakteri. Elinden cep telefonunu düşürmeyen, Samsun’da iş bağlıyorum bahanesiyle ağabeyiyle pavyonlara takılan ve burada bir kadına kendini kaptıran bu adam yepyeni bir hayata yelken açabilmek için kurtuluşu eşinin ondan habersiz biriktirdiği paralara el koyarak yapabileceğini düşünmektedir. Paralara el koyabilmesi için de eşi yok edilmelidir. Taşra erkekleri böyledir işte sevmedikleri bir kadınla uzun yıllar evli kalmak merhametlerini soğutmuştur. Ona bir oğul veren karısı bile olsa bir gecelik tanışma sonra bir kadın için bütün yaşam seyrini değiştirebilecek kadar kötülük depolar içine.

Filmin en başında akşam pavyona gideceği için eşinin paralarından birazını tırtıklar. Bu sırada oğlunun sırlarına da vakıf olur. Bütün ailenin sırlarına vakıf olma duygusu onu daha da güçlendirir. Sonuçta herkesin yaptıklarını o bilmekte ama kimse onun çevirdiği işleri bilmemektedir. Böyle bir güvenle planı için daha ivedi bir şekilde harekete geçer. Neler yapabileceği konusunda kafa yorar.

Filmin belirli anlarında aile fertleri ve ağabeyin yalnız anlarında neler yaptıklarına odaklanırız. Bu bence bir taşra öyküsü için çok önemlidir. Zaten yalnız ve mutsuz olan taşra bireyleri mikro ölçekte de aralarında diyalog kuramadıklarından iyice kendi içlerine gömülürler. Bunlar teğet geçen görüntülerdir aslında çünkü öylece kalakalırız.

Mesela oğulun tek başına mobiletine atlayıp deliler gibi gecenin sokaklarında rüzgâra boğulması anlık bir andır. Onun dertleri ne senarist için ne de yönetmenler için derinlemesine incelenmeye gerek görülecek bir durum değildir. Ağabey geceleri rakısını alıp televizyon başında bağlamasıyla Neşet Ertaş’la düet yaparken bakar geçeriz. Hiç oturmayız yanındaki divana. Nedir onu bu yaşında dertlere atan, nedir böyle dertli dertli bozlak söyleten.

Peki ya annenin sıkıntılarını unutmak için kendini saçma sapan siyasi aktivitelere vermesine ne demeli? Onun istediği bir tek koca sevgisi ve huzurlu bir aile hayatıdır. Güzel ve alımlı bir kadın değildir bu yüzden de her işi çekip çevirerek eşinin gözüne girmeye çalışmaktadır. O ilçeden çıkmış milletvekiline yardım ederek eşinin işlerinde biraz ferahlamasını istemektedir. Ama Binnur Kaya’ya birçok festivalde en iyi kadın ödülü kazandıran bu karakterde derinlemesine işlenmez. Ailesi ile telefonda yaptığı konuşmalar bir tv skeci ötesine gidemez. Özelikle kadının kaybolduğu anlarda bir babanın sergilemesi gereken bir tavır yerine karikatürize birkaç söz duyarız sadece.

Filmin en can alıcı sahneleri özellikle piknik sahneleridir. Bu sahnelerde toplumda kadınla erkeğin arasındaki ayrımda su yüzüne vurur. Kadın, tek eğlencesi piknikte bile ırgatlıktan kurtulamaz. Tepesine bardaktan inercesine yağmurda boşansa hem oğul nezdinde hem de koca nezdinde hizmetçi rolünden bir adım öteye gidemez. Bu konu ile ilgili geçen yıl çıkmış bir öykü kitabı var. Önemli kadın yazarlarımızdan Cihan Aktaş, ‘Kusursuz Piknik’ kitabında kendi ailesi özelinden bir piknik hiyerarşisini anlatır. Vavien’i izlerken bu kitaptaki yılgın ve bezgin kadın karakterlerini canlandırdım zihnimde.

Aktaş, Sibel Oral’la yaptığı bir söyleşi de ülkemizin piknik sosyolojisi ile ilgili önemli çözümlemeler yapar:

Piknik, bir bakıma çoklu bir karşılaşma alanı. Şerefine piknik düzenlenen yüksek memurlar, pikniğin kusursuz bir şekilde geçmesi için kendini paralayan küçük memur takımı, ev sahibi ve konuk kadınlar arasındaki örtük bir hiyerarşinin kısıtladığı söyleşiler… İçtikçe dili çözülen, dertlerini ortalığa saçan memurlar… Pikniğin kusursuzluğu konusunda mesul sayılan ev sahibi kadınların piknik kalabalığında kayboluşu…

Filmin tek önemli anlatımı da bu piknik sahneleridir. Onun dışında film, kasabaya atanan ama şartlara alışamayıp bir ay sonra kaçar bir şekilde Ankara’ya dönen memur gibidir.

Not: Bu arada filmin DVD seçeneklerini beğendiğimi belirmeliyim. Gerçekten tasarım ve seçenekler izleyici için güzel bir armağan olmuş.

Yorumlar

Dalgaları Aşmak dedi ki…
Ben de biraz Coen Kardeşlerin tadını bıraktı film...
Cihan Aktaşı bir zamanlar epey okumuştum:)