Kayıtlar

sinemasal etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

In den Gängen (2018)

Resim
Bana bir gökyüzü ver. Yıldızlara ulaşmak için basamak ol. Ölmek istemiyorum rafların arasında. Umudumun parlatıcısı ol. Rutinlerimi kır. Geleceğe birlikte yürümemize izin ver. Odamın duvarlarına yansıyan ışıkların içinde seni hayal ediyorum. Seninle bir ömür...

Transit (2018)

Resim
Transit geçip gideceğiz bu dünyadan. Sanki son durak gibi gözüme göründü Marsilya Limanı. Sonra aralarda uğranacak transit geçişler için vize uğraşıları. Geçmişte olan bir hikayeyi aynen alıp günümüze uyarlamak ilk başta kafamı kurcalasa da sonra seviyor insan. hikayenin bir ucundan sende içine çekiliyorsun. Arap asıllı o çocukla Dortmund muhabbeti etmek ardından ona bir dondurma ısmarlayıp herhangi bir elçiliğin sırasında çile doldurabileceğimi düşündüm. Sonra vatansızlığı. umutsuz bir şekilde ülkenden ayrılmayı. Marsilya Limanından her gün bir gemi kalkıyor uzak diyarlara. İçinde özleyenler var, özlenenler de...

The Land of Steady Habits (2018)

Resim
Su kaplumbağalarına bakıyorum bazen. Petshoplara götürüyorum kızları. Hüzünlü bir durum. Sonra çıkıyoruz. Hiçbirşey konuşmadan çıkıp gidiyoruz. Su kaplumbağaları var ve yapayalnızlar. İnsanlar da yalnız. İnsanlar da bir başına. Dönüm noktaları var hayatın içerisinde. Kırklar, elliler vs. vs. Geri dönülemez işler yapıyorsun ve istesen de dönemiyorsun. Petshopta ki su kaplumbağaları gibisin işte. istemediğin bir habitatta yapayalnız. İstemez miydin şimdi kumsalda en sevdiğin arkadaşlarınla olmayı. Ama burdasın ve kapana kısılmış gibisin. Ailen var. İnsanlar var etrafında ama aslında yoklar. Kırıcısın bazen. Kendine göre değilsin ama insanlarda oluşturduğun imge bu. Yıllar geçiyor bitiyor ama sen bu stabil yaşam içerisinde kaybolmaya razısın. Bir gün bir dost su kaplumbağasını sana emanet edince durup düşünüyorsun. Eski VHS kasetlerde derman arıyorsun. "Geçmişe dönsem. Oğlumla geçirdiğim güzel günlere, neşeli yıldönümlerine" En yalın gerçek senin için olm...

Gutland (2017)

Resim
Ne yana baksam bomboş hayatlar. Benimki de bomboş.  Mısır tarlaları uçsuz bucaksız. Ne yaptıklarını bilmediğim bir sürü garip insan.  Küçük bir odaya ihtiyacım var sığınacak. Kimselerin olmadığı sessiz bir oda. Herşeyi unutacağım. Karnımı doyurup uyuyacağım ve hiç kimse tarafından uyandırılmayacağım. Elimde kirli izler var ama. Her lavaboya gittiğimde ne kadar yıkasam da geçmeyen kirler. Geçmişimle yüzleşmek istemiyorum ne de kimseyi görmek. Dönüşmek ve değişmek istemesem de yine birileri var ve beni istedikleri gibi yoğurup şekil verecekler. Bir oyun hamuruna dönüşüyorum rüyalarımda. Elden ele gezen bir oyun hamuru. Sonra kupkuru kalıp bir köşeye atılan. Bu mücadelem devam edecek bir pasifik adasında derken.   Taşra kapanı sarıp sarmalayacak beni. Ölmekten beter bu işte. Trompetler çalacak cenazemde. Şimdi buradayım işte. Kalabalıklar içinde kendi ıssızlığımın ise tam ortasında.

Dangal (2016)

Resim
Bazen bir kamyon kasasında başlar yolculuk. sabahın köründe kaldırır babalar. yollara düşersin. Neden olduğunu bilmezsin bu çabaların. Azarlanmaktan yorulursun artık. Başarı uzak bir ülkedir senin için. Köyde zaten ne değeri vardır ki hemcinslerinin. inanamazsın yapacaklarına. beyhude uğraştır babanın hayalleri. Anlaman için burnun sürtülmelidir. Ve gurbete düşmelidr yolun. başarı gelecektir elbet ama bunun yanısıra o uzun yılların buzları da eriyiverir. baba için kızları en önemli değerdir hayatta.

Çobanlar ve Kasaplar

Apartheid rejimi vardı Güney Afrika’da. Mandela’nın başa gelmesine kadar süren bir rejim bu. O toprağın asıl sahipleri olan siyahilere uygulanan sistematik bir ayrımcılık.  O kötü dönemin sonlarını anlatan bir film aslında. Artık idam cezası ile ilgili beyazların da sesini çıkartabildikleri ve buna karşı söz söyleyebildikleri yıllar. 17 yaşından beri idam mahkumlarının yanında gardiyanlık görevini yürüten ayrıca idam cezasının uygulanmasında da görev alan bir beyazın 7 siyahi sporcuyu bir trafik tartışması sonrası öldürmesi ve bunun neticesinde ortaya çıkan dava sürecini anlatan bir film. İdam edilmesine kesin gözle bakılan psikolojik sorunlu bir gardiyan ve onu sadece idam cezasına karşı olduğu için savunacak yine beyaz bir avukat. Filmi baştan sona anlatacak değilim. Dozajında ilerleyen ve bu ağır tempoda hiç sıkmayan bir tadı var filmin. En önemli mesajı da aslında filmin isminde gizli. Avukat , son savunmasını yaparken çobanlık ve kasaplığın aynı anda bir insana yüklenmesi...

Meru

Resim
“İnsan ne için yaşar?” veya soruyu farklı bir şekilde sormak gerekirse  “İnsan ne ile yaşar?” Ömür içerisinde dişe dokunur yaptıklarımızın toplamı belki de yüzde biri bile bulmayacak.  Uykularımız, yemeklerimiz, oturup kalmalarımız gelip geçecek. Tüm bu monotonluklardan geriye koca bir boşluk kalacak. Filmin içine nüfuz ettiğimde gördüm ki “ne dolu hayatlar varmış” Bir amaca ulaşabilmek için ortaya konan mücadele sonu ölüme bile götürse büyük bir değere sahip. Ne diyordu bu ekibin Türk asıllı dağcısı: '' kendine sormalısın, saplantı ve tutku arasındaki çizgi nasıl ayrılıyor? kendine sormalısın neleri feda etmeye hazırım? meru benim saplantımdı, ilişkimi bunun için feda ettim. hayatımı da feda edebilirdim. bu konuşmayı insanın kendisiyle yapması lazım. ''

Hunger (2008)

Resim
Dünya. Çıplak omuzlar üzerinde duran.  Herkes alışkın dölyatağı bersalarla ağulanmış bir dünyaya  Benimse dar  çünkü dargın havsalamın  gücü yok bazı şeyleri taşımaya.[1] Bazen gökyüzüne bakıyorum ve hiçbir şey görmüyorum. Bilemiyorum. Uzun zamandır buradayım. Hücreme her gün son kez bakıyorum. Hep bir çocukluk hayalindeyim sanki. Koşuyorum ve susuyorum hep. Bir nehir ve bir sus. Sonra uzun bir koşu. Ardı arkası kesilmeyen bir sürü gölge. Herkes ölecek biliyorum. Bu parmaklıklar, bu koridor, bu kusmuk… Sevgilimin uzattığı son sigara. “Bobby” diyor annem son kez. Uzun uzun öpüyor şakaklarımdan. Şakaklarımda anne kokusu. İrlanda ise uzak bir koku oysa. Anne ve vatan ikisi ayrı yerlerde. Bitecek açlık, susuzluk “Bobby Sands” Bir rayiha gibi ölüm. Yakacak o duvarları. ve hiç görmediğim çocuklar selam yollayacaklar sana. Bir damla suyla…  nicedir kavrayamam haller içinde halim...

Kış Uykusu (2014)

Resim
Bazen tek başıma şehirden çıkıp küçük kasabaları köyleri dolaşıyorum. Yani bir bakıma taşrayı. Pazar yerlerini, çınaraltlarını, evönü gölgeliklerini… Boş ve ıssız yollarda bir başıma dolaşıyorum. “Kış Uykusu”nda Aydın’ın yaptığı tüm eleştirileri belki onun kadar yüksek sesli olmasa da içimden yol boyunca sürdürüyorum. Bir bardak çay içerim diye köhne ve sakin kahvehanelere uğradığımda havadan sudan biraz sohbet etme imkânına da kavuşuyoruz. Orada görüyoruz ki kendi muhayyilemizde oluşturduğumuz yeryüzü algısı maalesef onlar için bir değer ifade etmiyor. Yan komşunun ineğinin kendi bahçesine girmesinden tutun da uzun yıllara dayanan husumetlere kadar belki bir kentli için anlam ifade etmeyecek “şey”ler onlar için en önemli gündem maddesi oluveriyor. Kafanızda kurarak geldiğiniz “misafirperver”, “iyiliksever” ve “halden anlar” Anadolu algısı da yok artık bunu iyice belliyorsunuz. Akşamları kendi hanelerinde popüler kültürün tüm saldırılarına televizyonlar sayesinde maruz bırak...

Nord

Resim
Uzun zamandır bir şeyler yazamıyorum. Birkaç cümle belki bu bloga yazdıklarım. Düşün içinden çıkamadığım o kadar çok konu var ki… Geçenler de Norveç sinemasından Nord’u izledim. Beğendim. Hiç dertsiz olarak gördüğümüz insanların bile ne dertleri varmış dedim.  Birkaç kelam edebileceğimiz bir insanı bulmanın bile zor olduğu bu coğrafyada sevgiyi aramak… Uzun düzlükler ve bembeyaz bir atmosfer de. Küçük evler ve küçük insanlar. Her yerin beyaz olması yüzünden hep uyuma ihtiyacı. Gözlerimi kapatıyorum. Kör oluyorum… Kimse yok ki. Kimseler… Kapının ziline biri dokunsa gece yarısı… Usul usul evin içinde dolaşsa… Olmuyor ama. Kum saati tükeniyor. Kuzey hep soğuk… Beyaz gözlerime işlemiş… Gözbebeklerimi kaybediyorum…

The Hunting Party

Resim
Korkmak nedir bilir misin? Bir coğrafyada herkes korkuyorsa muhakkak bir şeyler vardır. ölüm kol geziyorsa ormanın kuytu köşelerinde, çıkmaz sokaklarda ve dönülmez yokuşlarda. Caniler vardır aramızda. Yıllarca beraber yaşayıp vefasızlık edenler. Sonra vefasızlığın da ötesine geçip çoluk çocuk demeden katledenler. en çok yüreğime dokunan neydi dersen bu filmde: Şöyle kentin köşesini dönme ile canını pazarda bulma ihtimalinin tavan yapması derim. Saraybosna'da dolaşırken yoksulluk her daim senin karşına çıkarken ve insanların gözbebeklerine oturmuş o hüzün hiç inmezken bu filmin bıraktıkları da hiç unutulmaz. defalarca seyredilmesine rağmen...

İs Pus ve İki Film (Araf ve Yük) - 1

Resim
Uzun bir seyahatten döndüm. Kıta Avrupasının içerlerinde dolandım durdum. eve geldim. bir iki film var çantamda çıkardım. Hava hafif alacaya dönmüş.  Yorgunluktan başım da müthiş bir ağrı da var. Bir ihlamur mu demlesem diye aklımdan geçirdim ama yorgunluktan onu da yapamadım. İki tane film dedim ya. İkisinin de isimleri çok ağır düşündüğünde. Birincisi Araf , diğeri ise Yük . Yavru balık, annesine sormuş: Anne "su nasıl bir şeydir diye? Anne cevap verememiş .Sonra etrafındaki kimse bu soruya cevap veremeyince Anne balık yavrusunun sorusunun cevabını alması için Bilge Balina ya götürmüş. Yavru Balık sorusunu bilgeye de sormuş,  "Su nasıl bir şeydir?" Bilge Baline masum yavrucağa: "Bana sudan başka bir şey göster ben sana suyun nasıl olduğunu anlatıyım" demiş. İşte Araf tam bu hikayede geçen Balinanın tarif ettiği gibidir.  Araf'ta olmayana Araf, hiç bir şey ifade etmez. Kafasında canlandıramaz. Araf filmindeki karakterler de aynen öyle ...

Sen Aydınlatırsın Geceyi-Ölsene Oğlum

Resim
Taşrada her sabah aynıdır diye düşünür ahali. Kalkarsın, dükkânını “bismillah” der açarsın. Havlu askısını dışarıya çıkartırsın. O havluların ne zaman önce yıkandığını sen bile hatırlamazsın. Berber ustası baban camiye gider.  Sen akşama kadar kâh dükkânın önünde gölgeye attığın sandalyenin üzerinde kâh da berber koltuğuna uzanmış bir vaziyette pineklersin.   Bir gün canına “tak” eder. Neyin tak ettiğini iyi bilirsin de dilin dönmez anlatamazsın. Baban “düz” bir adamdır. Çok ta kafa yormaz böyle şeylere. Arada “oğlum neyin var?” diye sorar. O kadar işte. Bir berber ölmek ister. Bir berber mahir olduğu o ellerini kollarından ayırmak ister. Bir berber bir başka berberin oğlu olmaktan kopmak ister. Bilekler en civan usturaya teslim edilir. Berber koltuğu bu işe en uygun yer değildir belki. Bir küvet bir jakuzi hadi bilemedin bir su birikintisi olsa bari diye iç geçirirken için geçmiştir zaten. Sonra tüm gücünle dükkanın önüne çıkarsın. O ne zaman yıkandığını hala b...

Sen Aydınlatırsın Geceyi'den Önce Yönetmenle Ayaküstü...

Resim
Yönetmenin sinema kartellerine ve dağıtıma karşılık kendi çabalarıyla tüm ülkede başlattığı üniversiteler yoluyla filminin izleyici ile buluşması çabasını takdir etmemek imkânsız.   Yazan, üreten bir adam Onur Ünlü. Son filmi de ilk festivalinden ödülle döndü bile. Bir akşam üzeri film gösterimi için girdiğim üniversitenin otel lobilerini andıran ana holünden içeriye doğru yönetmeni karşımda görmek büyük bir zevkti doğrusu. Ayaküstü birkaç lakırdı ve ardından bir saate yakın bir bekleyiş…  Filmin başlamasına da az bir zaman kaldı. Etrafımda Onur Ünlü’nün popüler işlerini seven birçok genç var. İyi bir şairdir diyorum Onur Ünlü. Derdi olan bir adamdır. Derdi olmasa burada ne işi var öyle değil mi? Film başlayacak ve filmle ilgili notlarımda bir sonraki yazıya kadar netleşecek…

A Serious Man (2009)

Resim
Modern dünya bu işte. Bizi sürüklüyor. Önümüzde yaşanan lümpenlikler, nobranlıklar ve sıradanlıklar. Alışıp gidiyoruz. Akıntıya karşı kürek çekmenin de bir anlamı yok. İşte, okulda ya da evde. Gözümüzün önünde bir sürü tuhaf olaylar. Kanıksıyoruz artık belki de. Sesimiz çıkmıyor. Tepki vermiyoruz. Tüm bunların bir anlamı olmalı diyerek ruhumuza menfez açmak istiyoruz. İnsanlara dertlerimizi açarak yaralarımıza merhem sürmelerini istiyoruz. Ruh yaralarını kapatacak devasa merhemler olmalı lakin bulamıyoruz böyle şifa verenler. Kapandıkça kapanıyoruz içimize. Sesimiz soluğumuz kesiliyor. Bir kapana kısılmış gibi de hissediyoruz. Modernizmin keskin yaralar açan saldırılarına karşı geleneğin bir çözüm getirmemesi daha da hasta ediyor bilincimizi. Ruhumuzun çatısına çıksa biri ve antenin ucuna şöyle bir dokunuverse tamam olacak her şey ama olmuyor işte. Hep karlı bir ekranı var artık. Sınırlar ihlal edildikçe şiddetin dili daha da artıyor. Muhatap olacak birilerini de bulamadıkç...

Nar Filmi Ardından Ruhta Birikenler...

Resim
'Dürtme içimdeki narı,’ ‘üstümde beyaz gömlek var' [1] Böyle başlıyor film işte. Nasıl başlamasını istersen öyle başlamaz her film. Narlar saçılıyor. Sonra tekrar toplanıyor   bir avucun içinde. Hayatlar var. Aynı şehrin farklı yüzlerinde…   Kimimiz temizlikçi, kimimiz falcı, kimimiz sadece aşık, kimimiz ise sadece ilgi bekleyen. Kötü de olsa bir yaşamımız var. Kıyısında tutunduğumuz bir dalımız. Sevmiyoruz hiçbir şeyi kendimizden başka.   Gözlerimiz bağlı ve sargının ucu başka kimliklerde. Şimdi kendi kimliğimizi değiştirsek aynı Vandallıklar, aynı zulümleri içselleştirebilir miyiz? Kapıların ardında beklerken içimizde biriken öfke selinin kapaklarını kırılırcasına açıp yıkabilir miyiz. Hiçbir şey olmamak en üst insan mertebesi ya. Biz o birşeylikten kurtulup hiç olabilecek miyiz. Filmin başı ile sonu arasında hiçbir fark göremeyip elindeki kahve fincanını beyaz halının üzerine şık bir şekilde döküp hala şaşırmadıysanız aslında bütün hayat...

Bir Zamanlar Anadolu'da (Hissettiklerim-1)

Resim
Taşrada memur takımının hayatı üzerine de incelikli göndermelerde bulunuyor Nuri Bilge Ceylan. Çocuğu hasta bir komiser(emniyet mensubu), eşinden boşanmış ve yolu burada hastaneye düşmüş bir doktor(sağlık mensubu) ve eşinin ölümü üzerine bu ıssız kasabada yaşamaya kendini mahkûm etmiş bir savcı(yargı mensubu). Bir cinayet mahalli tespitinde tasalar, umutlar ve geçmişe dönük içi dökmeler kıpırdanıyor. Memurlar, kasabada az sayıda kendine yakın gördüğü insanlarla derdini dökmeye çalışıyor. Yönetmen Ceylan, memurlar arasındaki hiyerarşinin de aslında bazı zamanlar ne kadar keskin ve sertken bazı zamanlarda kuralsız bir samimiyet oluşturduğunu ortaya koyuyor. Filmin sonlarına doğru hastane odasında doktor ve komiser ile doktor ve savcı arasında yaşanan bir nevi kadere teslimiyet ile büyük çaresizlik boyun büküp insanı çaresiz bırakıyor. Komiser, çocuğunun her gün gözünün önünde erimesi karşısında sesini buğulaştırıp doktora dert yanarken teslimiyetin aslında en büyük umut olduğunu fısıldıy...

Takva'dan hatırda kalanlar...

Resim
Takva filmini ilk izlediğimde çok beğenmiştim. Son ra birkaç defa daha izledim ve o beğenim hiç azalmadı. Yapım ekibinin karşıt görüşte olması dolayısıyla birileri bu filmi bunlar yapamaz veya yapmamalı gibilerinden eleştirilerde bulundular. Lakin ben bu konuda öyle düşünmüyorum ve filmin İngilizceye çevrildiği ismi olan “Bir Adamın Allah Korkusu” nun daha çok yakıştığını düşünüyorum. Filmin tertemiz bir insanın nasıl evrildiğini anlatırken kullandığı imgeler övgüyü hak ediyordu. Finans işlerinin başına geçip kira tahsilâtlarına başladığında kiracıların evinde karşılaştığı durumlar bile o insanı nasıl da yolundan çıkarıyordu. Filmin içerisinde özenle hazırlanmış detaylar ile dindar bir erkeğin başkaları için çokta önemli olmayan karşılaşmalar ve davranışlar sonrası kalbinin nasıl kirlendiği etkileyici bir şekilde anlatılıyordu.

Klişeler bazen güzeldir...

Resim
Bazen tek bir yazı çok şey anlatabilir. Bazen bir duruş, bir bakış hayatımızın akışını değiştirebilir. Bazen klişe diye küçümsediğimiz şeyler bize iyi gelebilir. Bazen ilk başlarda sevmediğimiz şeyler sonrasında bize kendini sevdirebilir. İncir Reçeli de öyle oldu kendi açımdan. Çok klişe vardı. Çok ajitasyon vardı. Çok… çok… çok… ama sonra düşündüğümde insan ruhu bazen klişeleri, ağlamayı, daha çok acı çekmeyi seviyordu ve bu acılar bir çeşni katıyordu yaşamın tadına. Tavanından sular damlayan bir odada aşk acısı çeken bir adamın gitarın tellerine dokunup şarkı söylemesi izlemek klişe de olsa bazen güzel görünüyor. Sigarayı teline sıkıştırıyor gitarın. Sular şıp şıp damlıyor ve adam avazı çıktığı kadar bağırıyor. Hayatta ardı sıra bu kadar klişe ve ajitasyon olmaz belki ama başta da yazdığım gibi klişeler bazen güzel…

Benim Küçük Çaresizliğim ve Sevmek

Resim
Aklıma düştü. Bir patlama sonrası Ankara. Ankara’da değilim şimdi. Her gün kaç defa geçtiğim o sokak. O köhne merdivenler. O seyyar satıcılar. Kalem, incik bocuk, çengel iğne, naylon cüzdanlar. Sonra bir film. Kendimi rahatlatan filmlerden biri. Bizim büyük çaresizliğimizi anlatan o film. Aklıma hemen düşen ‘sevmek’ üzerine bir film. Sevmek ne ulu bir kelime. Şehri, sokakları, yağmuru, gece ıssızlığını… sonra bir kadını sevmek. Onun odasına girip oturmak çıtını çıkarmadan. Ulu orta konuşmadan sevmek. Yaşadım mı böyle şeyler inan hatırlamıyorum. Yastığına sinen ten kokusu. Odasında duvarlara sinen o parfümü. Pencereler açılınca aheste aheste sallanan perdelere değen saçları. Sevmek alacakaranlık gibi. Hiç aydınlık olmaz. Umut yitirilmez ama. Korkarsın sürekli. Ama sevmek hep ağır basar. Ah! Sevmek. Kenti yağmurlu bir gece tek başına adımlamak gibi. O ‘ahmak ıslatan’ın altında saatlerce. Bu filmin bende ne çok hatırası var. Yazabilsem… yazabilsem… yazabilsem…