Kayıtlar

öykü etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

Sarı ve Müjdat...

Resim
Babama bir gün dedim ki: “ ben tır şoförü olmak istiyorum.” Daha on üçümde ya var ya yokum. Babam gazeteden başını kaldırdı ve gülümsedi: “ peki. ” O an hayalimin önündeki tek engel babam aradan çekildi ve ben hayalin gerçeğe dönüşmesi problemi ile başbaşa kaldım. Bazen hayaller öyledir. Gerçekleşme ihtimali bile sizi ürkütür. O hep bir düş olarak kalmalıdır. Yastığa başınızı koyduğunuzda tutkuyla istemeli ancak önünüze geldiğinde korkuyla titremelisinizdir. O gün de öyle oldu işte. Korktum. Okulu kırmak güzeldi de bırakıp bambaşka bir tünele girmek cazip gelmedi gözüme. Odama döndüm. Bir kitap açtım. Sırtüstü yattım. Kitabı okumadım ama yüzüme örttüm. Selüloz kokusunu içime çektim. Kelimelere bir bir yuttum sanki. Pencere açık değildi. Biri olsa da şu pencereyi açsa dedim içimden. Nefesim kitabın sayfalarına çarpıp tekrar yüzüme vuruyordu. Anneme sarılmak istedim. Doyasıya koklamak onu. Kitabı yüzümden kaldırdım usulca. Kitapta ilk gördüğüm paragrafı bir çırpıda okudum. ...

Adam ve Kadın ve Sükut-1

Resim
Adam kadını bekledi rıhtımda. Uzun uzun baktı martılara, çocuklara ve bulutlara. Bir elini cebine attı. Kafasını öne eğdi ve hafif ıslak kaldırımlara daldı bakışları. Vapur, uzaktan göründü. Adamın kalp atışları hızlandı. Kadını ilk kez görmenin heyecanıydı bu. Vapuru görmemek için denize ve rıhtıma arkasını döndü. Elinde hiçbir şey yoktu. Belki bir buket çiçek iyi olabilir diye geçirdi içinden. Gözleri ile çiçekçi aradı. Sağa sola bakındı. Uzakta kırmızı ışıkların yanında bir çiçekçi gözüne ilişti. Koşar adım ilerledi. Sarı papatyalardan bir buket yaptırdı. Tekrar gerisin geri vapurun yanaşacağı rıhtıma döndü. Soluk soluğa kalmıştı. Sağ elini yüreğine götürdü. Avuç içiyle kalp atışlarını dinledi birkaç saniye. Vapur rıhtıma yanaştı ve büyük bir insan kalabalığı hızla ilerlemeye başladı. Kadını gördü uzaktan. Kırmızı şapkasını, kırmızı elbisesini ve kırmızı ayakkabılarını ta uzaktan seçebiliyordu. Kadın geldi adama sarıldı. Konuşmadı ama. Uzun uzun sarıldı. Adam kadının kokusunu içine ...

Yalnızlar Kulübü'nden Kaybedenler Kulübü'ne

Resim
Neler düşünüyorum burada bir bilsen yalnız. Sabahın beşi çeyrek geçesinde kalktım kahvaltı hazırladım kendime. Pencereleri açtım. Kuşların pencereden süzülüverecek gibi ötüşlerini dinledim. Balkona çıktım. Üşüdüm. Üzerime hırka almadım ama. Böyle tatlı bir üşüme istedim işte. Isıtıcı kaynattı suyu. Sallama çay yaptım. Biraz peynir ve siyah zeytin koydum tepsiye. Pencereleri kapatıp perdeleri açtım. Başımı öne eğdim. Ayaklarımı izledim. Öylece dakikalarca ayaklarıma takıldı gözlerim. Çayımdan bir yudum aldım. Tekrar eğdim başımı. Ayak parmaklarıma bakarken yürüdüğüm patikaları, koştuğum yolları düşündüm. Öyle bir düşünme ki kaldırıp ellerimi ayağımı yere değmeden uçuyormuş gibi oldum. Bir bir oynatmaya çalıştım sonra parmaklarımı. Ama hiçbiri tek oynamadı. Ya hep ya hiç dediler. Ağzıma bir zeytin tanesi attım. Çekirdeğini çıkarıp koydum tepsiye. Sonra o lokmayı çiğnedim durdum. Tepsideki zeytin tanesi gibi yalnızdım. Yalnızlar kulübünün son üyesi. Kaybedenler Kulübü ise bu yalnızl...

Aşk Hep Geç mi Gelir Evrenime?

Resim
Ayaklarımın beni zorla götürdüğünü hissediyorum. Yine sinemaya tek başıma gidiyorum. Yine hiç kimsenin seçmeyeceği, gözyaşlarımın yanaklarımdan omuzlarıma düşeceği bir aşk filmini seçip; koskoca salonda belki benim gibi ruh haline sahip insanlarla ya da yeniyetme aşıklarla izleyeceğim. Kocaman salonda koltuğa gömülüp, bedenimi koltuğun üzerinde bırakıp ruhumla perdenin içerisinden filmin derinliklerine ineceğim. Sert bir gong sesiyle verilen arayla mıhlandığım yerden kalkamayacağım. Sonra verilen arada aldıkları kola ve patlamış mısırları keyifle ve büyük bir gürültüyle götüren neşeli çiftleri umursamadan kendi hüznümün selinde boğulacağım. Seçtiğim film belki hüznümü katlayacak türden. Tam bir aşk filmi değil. Hayata tutunamayan üç kadının öyküsü. Kimi kayıp gidiyor bu hayattan, kimi ise uzaklaşmak istedikçe en merkezine doğru bir güç tarafından çekiliyor. İradesizce bir çabayla salona giriyorum. Yergöstericinin istediğiniz yere oturabilirsiniz sözünü gelişigüzel dinliyorum ama yine d...

KumGöz

Resim
Uyuyamıyorum. Gözlerimin içinde kum taneleri. Kapattığım zaman kumlar dışarı sızıyorlar. Doktara gidiyorum. Doktor diyorum. Gözlerim kum çanağı. Artık kapatamıyorum bile. N’olur bir yardım et. Doktor, bana bakıyor ve gülümsüyor. Doktor sonra başını öne eğip reçeteye gülümsüyor. Elinde reprezant eşantiyonu parlak turuncu bir kalem. Gözlerim kum dolu evet ama görüyorum kalemi. Bilmiyorum işte. Tekrar gülümseyerek reçeteyi bana uzatıyor. Reçetenin üzerine gözlerimden kum taneleri düşüyor. Reçeteye bakıyorum. Kargacık burgacık bir sürü kelime. Okuyamıyorum doktor! Okuyamıyorum…

Karnım Acıkmıştı...

Resim
Karnım acıkmıştı. Pencereden dışarıya baktım. Kar lapa lapa yağıyordu. Alnımı pencerenin camına dayadım; sonra yanaklarımı. Gözlerimle bir kar tanesini izledim. Sokağın köşesindeki bakkalın hayal meyal seçilen ışığını gördüm. Orada bir ekmek olmalıydı bayatta olsa. Vestiyerden montumu aldım. Çekmeceden şapkamı çıkarıp başıma geçirdim. Holün ışığını kapadım. Kapının arkasındaki anahtarı alıp kendimi dışarıya attım. Açlık içgüdüsü, soğuktan daha baskın geldi. Apartmanın otomatı beni görünce yandı. “Sensörler” dedim içimden “sensörler”. Belki de gülümsedim ama kimse görmedi. Merdivenleri beni takip eden ışıkların eşliğinde indim. Sokağa açılan giriş kapısını sıcak bir ekmeğin hayaliyle hızlıca açtım. Sokak bembeyazdı. Burnuma gözlerime kar taneleri değiyor sonra usulca eriyordu. Terliyor gibiydim sanki. Yürüyordum güdülerimin esiri olarak. Arabalar tek tük park etmişti yolun kenarına. Sabaha kadar tüm yolların kapanacağı hissi korkuttu beni önce. Sonra umutlandım. Okula gitmemek, işe gi...

Ethem Baran ve Taşraya...

Resim
Ethem Baran’ın öykülerinde düpedüz taşra var işte. İstanbul’u da anlatsa kıyıdan köşeden. Mutfak masasına üzerine serilmiş muşambanın üstündeki kalıcı yemek lekeleri gibi taşralılık. Büyük bir kente de gitseniz üzerinizden silinmeyecek izler kalıyor. Ama bu izler güzel ve lezzetli izler yermek lekeleri gibi. Saklamakta istiyor olabilirsiniz arada. Girdiğiniz bazı ortamlar yahut mekânlar bu lekeler için uygun olmayabilir. Bu lekeli zannettiğimiz taşra gömleğinin üzerine bir ceket giyip kamufle ediyorsunuz. Taşra, Baran’ın romanlarında hep hafif yaralı. Ağır yaralı demiyorum çünkü ağır yaralılık hali taşra için insafsızlık olur. Bir umut vardır. Uzakta deniz kenarında bir taşra kasabasında gelişigüzel inşa edilmiş ve estetikten yoksun binalarının gölgeliklerinde palamut için kayık imal ettirir bu umut. Esrar çekmişliği de vardır eski zamanlarda. Mahpus damını tatmıştır. Ailesinde kimse ona inanmaz ama hikâyeci omzunu atar taşranın dertlisine. Zengin kotralarının arasında bir fikir için d...

Çay Bahçesinde Eşkıya - 1

Resim
Hava kararmak üzereydi. Dört kişiydik hatırladığım, belki de beş. Beşinci kişi konusunda neden şüpheliyim bilemiyorum. Sevmediğim biri miydi? Yoksa o sıralar da takıştığım biri mi? Hafızam tamamen durmuş. Havanın hafiften serin olduğunu iyi hatırlıyorum ama. Üzerimde lacivert bir mont olduğunu da. Kalabalık hızlı adımlarla kentin meydanını boşaltmakta ve bu bizi acayip bir şekilde meraklandırmakta. Soruyoruz, meydanın kuzey köşesindeki büfeye. ‘ne o bilmiyor musunuz’ suratıyla cevaplıyor. Akşama film var ya ondan diyor. Film deyince heyecanlanıyorum. Beynim ışık hızıyla bir sürü filmi tahmin ediyor(hafızam zayıf değilmiş). Taxi Driver olmasa keşke diyorum onu şimdi böyle bir anda seyredemem. Yanımdaki arkadaşlardan biri ne diyorsun diye soruyor. Bir şey yok diyip geçiştiriyorum. Müşteriye bir paket sigarasını uzatıp parasını alan büfeci ‘Eşkıya’ diyor. Hani şu Şener Şen’in oynadığı film var ya. Beynimin içinden geçen filmler arasında bu var mıydı diye tekrar beynimi arattırıyorum. Yokm...

Muhallebicide...

Resim
Hatırımda kalmamış. En son ne zaman görmüştüm onu. Yine aynı muhallebicide birilerine ‘ fırında sütlaç’ , ‘ kazandibi ’ yahut ‘ tavukgöğsü ’ ısmarlıyordu. Saçlarında bu zamanki kadar beyazlık yoktu. Sakalları vardı ama. Bir eliyle masaya benimde oturmamı işaret etti. Güldü, gülünce muhallebi dükkânı da bütün müşterilere gülüverdi. Yanındaki sandalyeyi boşalttı. Oturur oturmaz bir elini omzuma attı ve halimi hatrımı sordu. Ne güzel günlerdi o. 80 öncesi sıcak mı sıcak bir ağustos ikindisiydi. Ceketinin iç cebinden sık sık işlemeli mendilini çıkarır alnına biriken terleri silerdi. Tatlılarını yiyenler bir bir kalktı. ‘ Uzun bir yola çıkıyorum ben haberin olasın’ dedi. ‘ Hayırdır dedim ’ ‘ Hayır, hayır... ’ dedi ve her zamanki gibi gülümsedi. İki yanağımdan da öptü. Hesabı ödedi ve bir serap gibi muhallebici dükkânının önünden kayboldu…

Gözün Yaşı

Resim
Hastaneyi aradı ve doktordan randevu aldı. Gözlerinde uzun zamandır bilemediği bir yanma hissi vardı. Hastaneye giderken çekmeceden bir kitap alıp çantasına koydu. Otobüsle hastaneye doğru yol alırken çantasından kitabı çıkardı ve gelişigüzel bir yeri açtı. Sayfanın ortalarında ' gözün yaşı gözün bakışını değiştirir. ' yazıyordu. Kitabı kapattı. Gözleri sisli, dumanlı perdeli pencerelere kaydı. Saatine baktı. Randevusuna 10 dakika kalmıştı.

Pilav üstü Film - 3

Resim
Pilav bitmek üzere. Tabakta birkaç kırıntı kaldı o kadar… Film devam ediyor. İnsan tacirlerinin yaptığı inanılmaz gayrı kanuni atraksiyonlar sayesinde İran sınırından Türkiye’nin dağlarına doğru kendilerini verip ilerlemeye devam ediyorlar. Kahramanlarımızı gece görüş kamerasıyla uzaklarda bir yerlerde askerler veya sınır devriyeleri takip ediyorlar sanki. Odanın bunaltıcı havasına rağmen dağda hava soğuk. Dağların ayazı umudu da alıp götürüyor. Yanlarında bir rehber eşliğinde devam eden bu yolculuk uzaklarda bir yerleşim yerinin ışıklarını görünce bitti gibi… Sabahın ilk ışıklarıyla köyün içerisine atılan adımlar ve köy halkının onları misafir edebilmek için verdiği uğraşlar çok güzel. Futbol heryerde futbol. Yaşça daha küçük olan Afgan, köyün çocuklarıyla futbol oynuyor şakalaşıyor ve simsarların ikinci hamlesi için haber bekliyorlar. O haber kısa bir süre sonra gelecek ve iki umut yolcusu İstanbul’a doğru bir kamyon kasasının arkasında yol alacaklar. Orada yine uzunca bir süre bekle...

Pilav üstü Film - 2

Resim
Açlığım biraz yatıştı sanki… Oda o kadar sıcak ki. Öğleden sonrasının güneşinin bütün sıcaklığı odanın içerisine bir yerlere sızmış. Balkona açılan kapıyı ve pencereyi sonuna kadar aralıyorum. Dayanılır gibi değil. Balkona çıplak ayaklarımla basmayı deniyorum ama değdirip çekmem bir oluyor. Sabahtan kalın perdeleri sıkı sıkıya kapatmam da kar etmemiş ki… Bu arada jeneriği biten film başlıyor. Gerçekle kurgu arasında kararsız kaldığım bir film izliyorum. Afganistan taşrasında(Afganistan’ın neresi merkez ki öyle değil mi!) biri çocuk iki erkeğin daha iyi eğitim ve daha iyi bir yaşam mücadelesi için batıya(batı tek bir yer midir?) gitmelerinin acıtan gerçeği gözlerimizin içerisine doğru yol alıyor. Buna uygun çeşitli girişimler başlatıyor aileleri. Artık yerküre üzerinde bir sektör haline dönüşmüş insan kaçakçılarına ulaşıyorlar. Buna uygun bir güzergâh belirleniyor ve iki kişi yola koyuluyorlar. Karayoluyla İran’a geçecekler ve daha sonra bazen yürüyerek bazen de kamyonların veya otobüsl...

Pilav üstü Film - 1

Resim
Akşam geceye doğru dönmekte… Yorgunluktan ölmek üzeresiniz. Ayaklarınız iyice ağırlaşmış ve bedeninizi artık taşıyamıyor. Bu arada mideniz de uzun zamandır açlık sirenlerini öttürmekte. Tramvaydan inip otelinize doğru ilerliyorsunuz. Gidiş geliş karayolunun tam ortasında cılız ışığı görünen pilavcı gözünüze çarpıyor. İleride üst geçite kadar gidip tam ortasından inmelisiniz ki pilavcıya ulaşabilesiniz. ‘Son bir gayret diyorum’ ayaklarıma. Üst geçitin merdivenlerini ağır aksak çıkıyorum. Pilavcıya ulaştığımda yorgunluğumun hafiflemiş olduğunu düşünüyorum. Pilavı paket yaptırıp otelde yatağımın üzerinde keyifle mideme indirmek en iyisi diye düşünürken biraz da biberiye turşusu sarıver diye sesleniyorum pilavcı gence. Bir elimde pilavcının sarıp sarmaladığı mis gibi pilavım ve diğer elimde de çantamla otelin ışıklarına doğru yürüyorum. Resepsiyonda elinizdekiler nedir diye kimse sormuyor. Herhalde bu saatten sonra yemek servisi olmadığını kendileri de biliyor olmalılar. Odama gidince üzer...

"Bir Hayal Olmuş Sana"

Resim
Şehirden soyulunca çalı çitlerin sınırlarında, dere boyunca yürümüş, iki katlı kerpiç evin bahçesine kavuşmuştun. uzun, örgülü saçların, beyaz tenin, simsiyah badem gözlerin ve koltuğundaki kitaplarınla mahcup mahcup bakmış ben’i sormuştun. Ben’likten geçmek için uğramam gereken uğrakların birinde yolumu ve kendimi yitirmiştim. Annem bir merhamet ırmağı gibi akıyordu evimizden sokağa. Sokak hep bir insana açılıyordu. Açıkuçlu bir şehre. Saçlarına yine yırtılan bir çocuk yüzü yerleşmişti. Çocuk yağmur olup yağmağa başlamıştı. Yağmur çiçek bitirmişti. Acılarımızı dindiren bir çocuk bir yağmur ve bir çiçek halinde yağmıştın. Nigar. Sevgili çocuk. Yedi yıl sonra şehirlerarası otobüsün penceresinde astsubay eşini uğurlarken Görmüştüm. Kucağında ikinci çocuğun. Nemli, yapışkandı hava her zamanki gibi Dörtyol’da. Noterde çalıştığını söyledi yanımdaki Adam. Deliçay köprüsünü geçince bir yağmur hüzün indirmeye başladı. Şehirden soyulunca sadece otoban metal ve beton. Yorgun ve örgülü saçların g...