Kayıtlar

şiir etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

Kırk

Resim
Kırk Kırkbir değil bak. Uzun bir yol belki. Olabilirdi. Yapabilirdim Dediğim bir sürü şey. Başımı yastığa koyduğumda pişman olmadığım hiçbir şey yok Kırk işte Kırkbir değil Penceremden gördüğüm çatılar Uzaklarda hala büyümeye çalışan birkaç fidan Değişiyor hayat Bazen unutuyorum isimleri Kırk altı üstü Kırkbir değil. Dolanmadan, dolandırmadan Düz mantıkla Bilip anlamak istedim Tüm uğraşlar Bunun içindi. Kırk diyeceğim Kırkbir değil.

Ne Olur Yüzünü Dönme...

Resim
YÜZÜNÜ DÖNME KORKUYORUM! Kimse 3 yaşında olmaz ölmek için Ömründen çalmışım gibi çocuk, Bir utancın ortasında susuyorum Bazı zamanlarda yaşamamalı belki Kalbimiz durmamışsa Ah! çok uzun bir kelime O yorgun deniz, yaralı su Acının geçtiği yerler Fotoğrafta yanık izleri Sana bir günahın içinden bakıyorum Aylan, Bir siyahın içinden sana… Yüzünü dönme korkuyorum

Ayşe Şasa'nın Hatırasına...

Resim
Mataramda Tuzlu Su- Ayşe Şasa'nın hayat yolculuğunu ne güzel de anlatır. Rabbim Cennetine almayı nasip etsin. Daha önce karaladıklarım

Soma'ya (Yük Filmi'nden Bir Kare)

Resim
Üzerime gelen bu kara bulutlar ne anne. Her gün inmekte olduğum bu maden. Sıyrılmak istedikçe beni boğan bu toz… Hiçbir şeyi sevemiyorum anne. Yukarıda bıraktığım bir avuç güneş. En çok üşüyorum anne. Ve yük asansörü bırakınca yorgun bedenimi Hamamları seviyorum yeryüzünde. Sıcak, anlamsız ve buğulu anne. Bir gün öleceğim. Hepimiz öleceğiz… Canlı, cansız her varlık… Ama yine de korkuyorum anne…

Ben, Bu Film Tenhada

Resim
Bu   şair film görmüş mü? En tenhada duyulur fragmanın uğultusu Paltomun cebine sıkıştırdığım üç beş cd. Baba derse çocuk susarım Dağ kadar heybet yok artık Elimi öbür avucuma tutar Yokluğumdan sıvışırım Refik bilmez refika da. Bu sustuğum benim dilim değil Bir pet şişeye hapsolmuş uykusuzluğum Bu sinemada perde  senin?   Hiç değil… Fotoğraf: Güven Kebeci

Nar Filmi Ardından Ruhta Birikenler...

Resim
'Dürtme içimdeki narı,’ ‘üstümde beyaz gömlek var' [1] Böyle başlıyor film işte. Nasıl başlamasını istersen öyle başlamaz her film. Narlar saçılıyor. Sonra tekrar toplanıyor   bir avucun içinde. Hayatlar var. Aynı şehrin farklı yüzlerinde…   Kimimiz temizlikçi, kimimiz falcı, kimimiz sadece aşık, kimimiz ise sadece ilgi bekleyen. Kötü de olsa bir yaşamımız var. Kıyısında tutunduğumuz bir dalımız. Sevmiyoruz hiçbir şeyi kendimizden başka.   Gözlerimiz bağlı ve sargının ucu başka kimliklerde. Şimdi kendi kimliğimizi değiştirsek aynı Vandallıklar, aynı zulümleri içselleştirebilir miyiz? Kapıların ardında beklerken içimizde biriken öfke selinin kapaklarını kırılırcasına açıp yıkabilir miyiz. Hiçbir şey olmamak en üst insan mertebesi ya. Biz o birşeylikten kurtulup hiç olabilecek miyiz. Filmin başı ile sonu arasında hiçbir fark göremeyip elindeki kahve fincanını beyaz halının üzerine şık bir şekilde döküp hala şaşırmadıysanız aslında bütün hayat...

Yağmur

Resim
Uzakta tepelerin ardında bir yağmur yağıyor ve ben o yağmuru hissediyorum. Burnuma bir iki damla üşüşüyor. Gözlerimde hafiften bir ışıltı. Dudaklarım yayılıveriyor yanaklarıma doğru. Kabullen artık ben o yağmuru hissediyorum. Toz bulutunu görebiliyorum. Önümde çırpınan dal parçaları, yapraklar… Yağmur ne güzel de yağıyordur diyorum. Ne güzelde yağıyorsun Yağmur.

Ellerimizin büyük boşluğu...

Resim
Geldik işte bunlar ellerimiz Bunlarda ellerimizin büyük boşluğu

Acz'e ve Acı'ya....

Resim
Fotoğraf: Safa Demir

Hayat Var!

Resim
İçim daralıyor Hayat. Bunalıyorum. Aynı sokaklarından da geçmedim İstanbul’un. Göksu’da evim olmadı izbe. Dokunsan ağlarım şimdi. Hadi dokun kanat Lime lime etlerimi. Nefes alıp verişin korkutuyor beni. Ölecekmişiz gibi. Öldüğüm… Anlamı kaymadan düzelmeli Yaşam ve hayat Tutunabilecek bir dal Ayyaş, keş, baba, Sonra dede… Yelkenli olacak, Hayat! Motor gibi değil de Gülecen sahiline bırakacak işte. İşte böyle değil mi Yutkunacak İyilik yapan, iyimser Sonra çıkacak zincir kafesinin içinden Saldıracak Saldıracak Durulmayacak Durulduğunda gülüşlere gülecek Gözlerinde nefessiz Koynunda bir çikolat Ah Hayat! Dokunsan ağlarım şimdi. bir dokunsan…

Kahırlı Genç ve Hudayinabit

Resim
Kimse özlemeyecek gidersem o avanak O yağırdan yağmurdan ardan kalan yüzünü Dönersen taze kekik ve yaşaran üzümler Ve bir kalbi dağlanmış bir ismin olmayacak * Süleyman Çobanoğlu ’nun şiirleri “hastane önünde incir ağacı”, “kırmızı buğday” gibi halk türkülerini anımsatıyor. Kara sevdadan şehirde sanatoryumlara düşen incelikli yağız, kavruk gençler anlatılıyor şiirlerde. Bir gün o genç köyünden yahut köyden farkı olmayan kasabasından dışarıya doğru çıkacak. Belki köyünde vardır bir sevdiği yahut şehre gelir gelmez sokakta gördüğü kapıcı kızına tutulacak. Sevda kahırı ile hayata tutunma kahırı birleşip ciğerlerini kemirecek te kemirecek. Köşebaşlarında bir çift göz için bekleyecek. Akşamları kandil ışıkları altında dualar edecek. Elini cebine atacak birkaç bozuklukla anasına göndereceği bir tutam para avuçlarına gelecek. Bol bol terleyecek. Gözleri uzaklara dalıp gidecek. Sadece yaşamak isteyecek… * Gitme isimli şiirden…

Başka Dilde Aşk ve Şiir...

Resim
Gece öylesine elime bir film geçti ve seyrettim. Gece, sırf can sıkıntısını gidermek için bir film seyretmek istedim ve Başka Dilde Aşk ’ı seyrettim. En çok evinden dışarı adım atamayan şair Kâmuran’ın öyküsüne takıldım. Filmin genelinden büyük bir lezzet aldım ama Kâmuran’ın dramı başka etkileyiciydi. Ablası filmin bir sahnesinde onun uzun yıllardır neden evden çık(a)madığını anlatıyor. Kâmuran, her gece sabaha karşı nefis şiirler yazıyor. Kâmuran, unutamıyor. Unutmak istese de aşk’ı böğrüne düğümleniyor. Kâmuran, yazdığı şiirleri yayınlamaktan da imtina ediyor. Buruşturup apartman boşluğuna atıyor. Kamuran, hatırlanmak için yazmıyor. Unutabilmek için karalıyor kâğıtları. Unutabilmeyi umut ediyor. Mert Fırat ve İlksen Başarır, bir arada Kamuran’ın umut etme zamanlarını anlatmalılar… Filmin tam orta yerinden şiir vapuru geçiyor. Onur, Zeynep’e Aragon’un bir kitabını veriyor. Ve bir mısrayı da ilk sayfasına yazıyor. Zeynep, kitaptan okuduğu birkaç mısrayı Onur’a işaret diliyle anlatıyor...

Berber Çırağı

Resim
Korktum görünce berber çırağını Dükkânın kapısı hafiften aralıktı Arkası da dönüktü bana. Elinde traş fırçası temizlemekte tezgâhı Korktum! Berber çırağından işte. Usulca selam verdim. Arkasından da soruverdim Ustan nerde diye Hala aynaya doğru yüzü Sol elinin altında bir ustura Sıkıştırsa parmaklarının arasına Bir anlık iş sallaması boğazıma Haksız mıyım şimdi korkmamakta. Duymadı zannettim. Tekrarladım Yükselterek sesini tonumun ‘usta yok mu’? Bu çırak ta bir tuhaf yahu Selamımı da almadı zaten… Devam etti tezgâhı silmeye Usturada hala elinin altında ‘Yok’ dedi işte ‘Usta yok’! Gözleri kesti gözlerimi Kapı aralığından Bir adım daha düştüm geriye Kapı hala sızmalık Ustura keskin Çırak korkunç Bende saç sakal karmakarışık

Bilirdi...

Bilirdi de… Ülfet gibi bir şey… Korkardı da… Çekinmezdi… Sürükledikçe sesini Karşı kıyıya Bilirdi En naif hoyratlığı Korkardı Ama Çekinmezdi Vardır bildikleri Okuduklarından Ya da Hala hatrına düşenler Sormazlar mı? Korkarlar dedi Bir düşündüğü Çekinerek yaklaştıklarından

Mommo-Ahmet

Resim
Daha ne kadar bu olgunluğu sürdürebilirsin ki. Herkes top peşinde işte. Sıcak yemekler önlerinde. Şefkat desen en lezizinden. Bana öyle bakma Ahmet. Bilmem ki ben buraları. Yoksulluğun kıyısından geçmedim ki. Hiç ambardan un almanın korkusunu... Korkular, Evet korkular Yıldızların kanatlarına sığınılan korkular. Daha ne kadar sürecek bu olgunluk Ahmet. Siyah hüzünlü saçları. Sana ‘abi’ deyişi Velespiti öğrenme arzusu Olgunluk küçük kahve gözlerde mi Ya da uzak bir baba mektubunda mı Sor Ahmet Unutulacak mı? Vefa yere serilip Tozlu sokaklarda bırakılacak Sapsarı bir ıssızlığın ortasında Ve yemyeşil köylük bir yerde. Otur şöyle yanıma Anlat hadi… Bütün akranların bir çılgınlığın peşindeyken Bu suskunluğun neden… Kuzine sobayı anlat. İçinde pişirilen yarım yamalak börekleri. Ya da alelacele acıkılan zamanlarda Birkaç közlenmiş soğan ve patatesin kokusunu. Olgunluk yokluğa mı vareste Ahmet. Bir başak gibi büyürken eğilip te başın Bir kuyu dibinde Ö...

Bir Nefasete Ağıt...

Resim
Bir kısa mesaj kadar uzak. Bir kısa mesafe kadar yakınız işte. Yitip gidiyoruz. Çocukluk günlerine kadar gidiyor zihnim. Karlı bir bozkır öğleden sonrası. Tek katlı izbe bir dükkân ve dışarıya yayılan nefis kokular. Dedemin elinden tutulup ta gidilen esnaf lokantalarından biri. Şimdi yerinde beş katlı bir bina ve daha modern bir restoran olsa da… Yapılan yemeklerin tadı eskisi gibi. Dede Hakkın rahmetine kavuşmuş. İlk gençlik zamanlarında babanın peşine takılıp gidilmiş. Sonraysa tek başına uğranılmış. Tabii gurbet saatlerinden arta kalan zamanlarda. Başta dediğim gibi. Birinin ölümü size bir sms kadar uzak veya yakın. Yağmurun delirten bir şekilde yağdığı an. Pencereyi açıyorsun. Pencereyi kapatıyorsun. Bulutların hizasından takılıp kalmış gözlerin. Kollarını geriye doğru atıp su damlacıklarının bitmesini beklerken Ve hiç bitmezken o yağmur kokusu. Bir ‘dıt’ sesiyle gelen ölüm haberi… Yağmurun altına atlamak istediğin kadar gerçek işte. Çıldırmak ister gibi. Çıldırmayı çocuk oyunu yap...

Uzak İhtimal'e Şiir...

Resim
Bir görsen Musa her yer kış kıyamet. Dokunsan ağlayacak gibi herkes. Sende öylesin biliyorum. Dokunsam, kolumu kopartacak gibi yapışıp; sesli sesli ağlayacaksın. Ağlamak iyidir sende biliyorsun Musa. Hatırlar mısın? İlk gelişini bu şehre. Üsküdar ya da Beyazıt olsaydı dedin mi hiç içinden. Galata. Issızlığın ve acınasıların semti. Galata. Korkunç bir hayalin iyi bitmesi gibi bir şey. Elinde bir bavul ve kavruk bir genç işte. Musa, Beypazarı’nın yollarını hatrına getir tekrar. Çocukluğun uçsuz bucaksız tozlu yollarını. Aşk delicesine koşmak işte. Bir çocuk gibi toza toprağa aldırmadan. Sonra azarı yemeyi kabullenircesine eve kös kös dönmek. Sevmek böyle birşey Musa. Kirlenip yeniden arınmak gibi. Hatırla Musa. Beypazarı’nı. Lise günlerini. Ne zor günlerdi Musa. Sırılsıklam aşık olmak gibi bir şeydi Okumak… Zor zamanlarda tutulmaktı. Şimdi hiç durma... Gözlerine bak Musa. Gözler, vicdandır. Canlı tut ve unutma. Ölüm tek ölümsüz müdür yoksa Musa?

Bizansiyya üzerine notlar...

Resim
Otobiyografik roman tanımlamasının tam oturacağı bir kitap dersek çok önemli bir şey söylemiş olmam çünkü Lale Müldür'de tam bundan bahsediyor. Yıllar önce kaleme aldığı günlükleri ile çekmecesinin bir kenarında duran roman projesi birleşiyor ve ortaya yarı otobiyografik bu roman çıkıyor. Mesela bir yerlerde ileriki hayatı ile ilgili önemli bir hedef koyuyor. ‘On dokuz yaşındayım, üstümde mini etekli bir elbise var, saçlarım uzun ve siyah. Yanımda bana her türlü kapıyı açabilecek kadar ayrıcalıklı bir Amerikan diploması ve kafamda sadece iki şey var: şiir ve onun gibi biri’ Daha sonraki satırlarda ‘ şiir ve onun gibi biri ’ her daim karşımıza çıkacak ve onun yaşamının yönlendirilmesinde en önemli iki temel yükselme tahtası olacaktır. Öncelikle, kitabın ismini çözümlememize fırsat vermeden kendisi tanımlıyor. ‘Bizansiyya, Bizans’la Konstantiniyye’nin birleşiminin adı.' Müldür kimi zaman yemek tarifleri notlarını bizimle paylaşıyor kimi zamansa kendi hayatından önemli ayrıntıları...

Doğum

Resim
... Yaz güneşi biriktirdi biriktirdi Sonbahar yapraklarda delirdi Kış derin çizgileriyle devrildi Bahar gül tanklarıyla çiçek çağlayanlarıyla belirdi Ve bir bahar günü doğdun sen Sezai Karakoç

Ayın Büyüttüğü Oğullar

Resim
Bize kanlı bir uykunun, bir kardeşlik sabahı başlatacağı müjdelenmedi. Cinayetten dönen kardeşiniz, gölgesini gizlediği duvarların ötesini görür. Ellerini yıkar ve sizi dünyada bir söz olarak bırakır. Sessiz bir törenle iç geçirme arasında duran yerde gömdüm onları. Ölü oğullar. Kurban hepsi. Sanki onlara, kurban oluşlarını hatırlatmak için var yeryüzü. Yüzleşiyoruz. Sızlanmaya başlayan bir çırpınmada "yeter" diyorum. "gidin ve öldürmeyin" ağzımda kesik bir gülüş. Kâbus olmalı. Bir cinayetten dönen kardeşim korkutuyor beni. Kanlar içinde uyanıyorum. Terliyim. Aç gözlerini. Tırnaklarını acıyan yerlerine bastır. Biri var mı göğsümü mendiliyle silecek. Kardeşim bir cinayetten dönüyor. Karanlık dehlizlerden. Siyah paltosu Ve gözleriyle. Ona benzemeyeceğim. Gece ayaklarımız okşandı ve büyük dağları geçeceğimiz söylendi. Karlarla bekletilmiş büyük dağları geçtik. Bahçede ilk gün keskin bir çizgiyle yan yana duran üç yıldızı gördük. Mutlak. Yol açıcı. "Bakmak istiyor...