Kayıtlar

Sen Aydınlatırsın Geceyi-Ölsene Oğlum

Resim
Taşrada her sabah aynıdır diye düşünür ahali. Kalkarsın, dükkânını “bismillah” der açarsın. Havlu askısını dışarıya çıkartırsın. O havluların ne zaman önce yıkandığını sen bile hatırlamazsın. Berber ustası baban camiye gider.  Sen akşama kadar kâh dükkânın önünde gölgeye attığın sandalyenin üzerinde kâh da berber koltuğuna uzanmış bir vaziyette pineklersin.   Bir gün canına “tak” eder. Neyin tak ettiğini iyi bilirsin de dilin dönmez anlatamazsın. Baban “düz” bir adamdır. Çok ta kafa yormaz böyle şeylere. Arada “oğlum neyin var?” diye sorar. O kadar işte. Bir berber ölmek ister. Bir berber mahir olduğu o ellerini kollarından ayırmak ister. Bir berber bir başka berberin oğlu olmaktan kopmak ister. Bilekler en civan usturaya teslim edilir. Berber koltuğu bu işe en uygun yer değildir belki. Bir küvet bir jakuzi hadi bilemedin bir su birikintisi olsa bari diye iç geçirirken için geçmiştir zaten. Sonra tüm gücünle dükkanın önüne çıkarsın. O ne zaman yıkandığını hala b...

Sen Aydınlatırsın Geceyi'den Önce Yönetmenle Ayaküstü...

Resim
Yönetmenin sinema kartellerine ve dağıtıma karşılık kendi çabalarıyla tüm ülkede başlattığı üniversiteler yoluyla filminin izleyici ile buluşması çabasını takdir etmemek imkânsız.   Yazan, üreten bir adam Onur Ünlü. Son filmi de ilk festivalinden ödülle döndü bile. Bir akşam üzeri film gösterimi için girdiğim üniversitenin otel lobilerini andıran ana holünden içeriye doğru yönetmeni karşımda görmek büyük bir zevkti doğrusu. Ayaküstü birkaç lakırdı ve ardından bir saate yakın bir bekleyiş…  Filmin başlamasına da az bir zaman kaldı. Etrafımda Onur Ünlü’nün popüler işlerini seven birçok genç var. İyi bir şairdir diyorum Onur Ünlü. Derdi olan bir adamdır. Derdi olmasa burada ne işi var öyle değil mi? Film başlayacak ve filmle ilgili notlarımda bir sonraki yazıya kadar netleşecek…

A Serious Man (2009)

Resim
Modern dünya bu işte. Bizi sürüklüyor. Önümüzde yaşanan lümpenlikler, nobranlıklar ve sıradanlıklar. Alışıp gidiyoruz. Akıntıya karşı kürek çekmenin de bir anlamı yok. İşte, okulda ya da evde. Gözümüzün önünde bir sürü tuhaf olaylar. Kanıksıyoruz artık belki de. Sesimiz çıkmıyor. Tepki vermiyoruz. Tüm bunların bir anlamı olmalı diyerek ruhumuza menfez açmak istiyoruz. İnsanlara dertlerimizi açarak yaralarımıza merhem sürmelerini istiyoruz. Ruh yaralarını kapatacak devasa merhemler olmalı lakin bulamıyoruz böyle şifa verenler. Kapandıkça kapanıyoruz içimize. Sesimiz soluğumuz kesiliyor. Bir kapana kısılmış gibi de hissediyoruz. Modernizmin keskin yaralar açan saldırılarına karşı geleneğin bir çözüm getirmemesi daha da hasta ediyor bilincimizi. Ruhumuzun çatısına çıksa biri ve antenin ucuna şöyle bir dokunuverse tamam olacak her şey ama olmuyor işte. Hep karlı bir ekranı var artık. Sınırlar ihlal edildikçe şiddetin dili daha da artıyor. Muhatap olacak birilerini de bulamadıkç...

Çekap

Resim
Sürekli bir telefon, hastanenin birinden. “Size yüzde elli tenzilatla bir çekap yapalım.” “Hasta mıyım ben?”   diye haykırmak gelse de içimden “yok teşekkür ederim diyerek geçiştiriyorum her zaman ki gibi” on beş gün sonra yine bu zamanlarda aynı kadın sesi arayacak ve soracak kibarca baştaki cümleyi: “Size yüzde elli tenzilatla bir çekap yapalım.” Odamın içini dolduran kış güneşi gözlerimi ve dahi gözbebeklerini bile kamaştırmışken koltuğa yığılıp kalıyorum. Ölmeden önce son kez bir çekap yaptırmalı mıyım acaba. Kahvemden bir yudum alıp işime dönmeye çalışsamda nafile. Bütün konsantrasyonum gelip düğümlendi işte o “çekap”a gözlerimi kapatıp başımı yaslıyorum. Biraz uyusam mı ne. Duvar saatinin tik takları bu kez yalnız bırakmıyor ki beni. Tik tak çekap. Tik tak çekap. Belki de aniden bir hastalık ruhumu, vücudumu saracak ve öleceğim. Bu kızın da içine doğdu ve beni aradı diye beynimin küçük bir tepesine kuruluveren şüphe otağı oradan hiç kalkmıyor. Avuçlarımı gözlerimin önün...

Bir Zamanlar Anadolu’da ki Doktorun Öyküsü

Resim
Ercan Kesal , Bir Zamanlar Anadolu'da filminde kendi hayatından da kesitler taşıyan doktorun odasında asılı duran "Taşra Doktoru" fotoğrafı ile ilgili yazmı ş. ".... Bornova öğrenci yurtlarına yerleştiğim ilk gün, her öğrenciye bir tane verilen metal dolabın kapağına o günlerde yeni kaseti çıkan Sezen Aksu’nun küçük bir posterini yapıştırmıştım. “Minik serçe”. Bir sandalyeye yanlamasına oturmuş, seksi olmaya çalışan haliyle ve iri dudaklarıyla muzipçe bakan ama ne yaparsa yapsın ona hep çocuksu bir masumiyet veren tavrıyla, Sezen Aksu. O günlerde, ikide bir yurtları basıp dolapları hallaç pamuğu gibi atan jandarmanın elinden kurtulan tek resim. Bir süre sonra o resmin yanına, Fransız Kültür Merkezi’ndeki bir fotoğraf dergisinin içinden yırtıp aldığım başka bir fotoğraf daha eklendi. E. Smith’in ‘taşra doktoru’ fotoğrafı. Yıllarca taşıdım o fotoğrafı. Kaderim gibi. Okuldan mezun olup mecburi hizmet için Keskin Devlet Hastanesi’ne gittiğimde, hastanenin kul...

Kadim bir belgesel...

Resim
Kadim isimli bir belgesele rastladım gecenin bir yarısında. Genç bir yönetmen(Okan Avcı) çektiği belgeseli anlatıyordu. Marshall yardımından, 12 Eylül darbesinden falan bahsetti sonra. Babaannesinin filmin en önemli öznesi olduğunu ve bu tarihi olayların onun yaşamına çektiği teğetler hakkında konuştu. Kısa sürdü anlattıkları. Bu konuşmadan bir tek aklımda kalan “babaannemin bir tek inancı ve çocukları ile torunları var” demişti.(tam olarak bunu söylememiş olabilir ama bunu ifade ettiğine eminim) Benim bu belgeseli izlemem için en büyük sebepte bu oldu.   Belgesel tan yeri ağarmadan bir evin damından doyumsuz bir manzara ile açıldı. Dağların ardına saklanmış kızıllıklar çıkmak için gün sayarken bir yaşlı teyze(yönetmenin babaannesi olan Ayşe Avcı) elinde ibrik ile o manzaraya karşı ömrümün gördüğüm en güzel abdestini alarak kuzine sobanın yanında namaza durdu. Yönetmen, sırf bu kadar bir sahneyle bıraksaydı bile benim için en sağlam sinemacılardan biri olurdu buna emin olun. So...

Ercan Kesal'dan Bu Ülkenin Yetimlerine Dair...

Resim
Ercan Kesal, dün bir yazı yazmış yetimler ve kendi yetimliği ile ilgili. Yazının tamamını buradan okuyabilirsiniz. Ben sadece bu yazının en yürek yakıcı bölümlerini burada paylaşacağım.  ... Faruk öldü bir ay sonra. Cenazesine gittim. Mahalle arasında küçücük bir cami. Az sayıda cemaat. Namaza durduk. Hemen yanımda Faruk’un babası ve küçük oğlu. O da namazda. Tam helallik alınıyor, ardından dua faslı başlayacak, çocuk yavaşça musalla taşının yanına gitti. Babasının, kefeniyle konulmuş cenazesine yanaştı ve başını onun göğsüne koydu. İmam ve oradakiler, bir süre manasızca baktık çocuğa. Babası hâlâ yaşıyordu sanki ve o kadar alışkın bir tarzda koymuştu ki ölünün göğsüne başını… “Yetim işte.. Ne yapsın” diye mırıldandı yanımda dikilen mahallenin berberi. ... Avanos.. Ağustos akşamı.. Sekiz dokuz yaşlarındayım. Salonun bahçeye açılan penceresi açık. Ilık bir rüzgâr bahçeden gelen kokuları içeriye taşıyor. Evde kimse yok. Annem ve kardeşlerim niye evde değiller, b...