Kayıtlar

Sarhoş Atlar Zamanı ve Çocuklara Dair…

Resim
Yön kavramını bilmediğim zamanlara gidiyor aklım. Sağım neresidir solum neresi. Daha sağın sarımsakla solun ise soğanla öğrenilebileceği yaşlarda bile değilizdir. Şımarmanın bir başka çeşididir yön sormak. Anneye ve babaya çocuk dilinden nereye gideceğimiz veya oraya nasıl ulaşabileceğimiz gibi sorular sorarak şımarılır. Ne güzeldir şımarmak çocukluğun en büyük nimetlerinden bir tanesi. Kimse size bir şeyi zorla yaptıramaz; kafanızın dikine gittikçe daha mutlu olursunuz ve her yaramazlık farklı şekillerde ödüllendirilir. Çocukluk böyle bir şeydir işte. Çocuksun; yön kavramını bilmezsin ve bir gün bir pazar yerinde tek başına kalakalırsın. O anda ilk aklına gelen şey ağlamak ve anneni beklemek için çivi gibi kaybolduğunu anladığın yere çakılmaktır. Ağladıkça anneler çabucak gelmez ama ağladıkça etrafına bir sürü insan toplanır. Üzüntüyle karışık anneni beklerken ilgiye mazhar olursun. O zaman herkes tertemizdir. Kimsenin aklından seni uzaklara kaçırmak geçmez. Ağlamalarının boğazını tık...

Kahırlı Genç ve Hudayinabit

Resim
Kimse özlemeyecek gidersem o avanak O yağırdan yağmurdan ardan kalan yüzünü Dönersen taze kekik ve yaşaran üzümler Ve bir kalbi dağlanmış bir ismin olmayacak * Süleyman Çobanoğlu ’nun şiirleri “hastane önünde incir ağacı”, “kırmızı buğday” gibi halk türkülerini anımsatıyor. Kara sevdadan şehirde sanatoryumlara düşen incelikli yağız, kavruk gençler anlatılıyor şiirlerde. Bir gün o genç köyünden yahut köyden farkı olmayan kasabasından dışarıya doğru çıkacak. Belki köyünde vardır bir sevdiği yahut şehre gelir gelmez sokakta gördüğü kapıcı kızına tutulacak. Sevda kahırı ile hayata tutunma kahırı birleşip ciğerlerini kemirecek te kemirecek. Köşebaşlarında bir çift göz için bekleyecek. Akşamları kandil ışıkları altında dualar edecek. Elini cebine atacak birkaç bozuklukla anasına göndereceği bir tutam para avuçlarına gelecek. Bol bol terleyecek. Gözleri uzaklara dalıp gidecek. Sadece yaşamak isteyecek… * Gitme isimli şiirden…

Sinema Hatıraları ve Merhaba

Yeni bir yazı alanı olunca insanın heyecanlanmaması imkânsız. Siz bir şeyler yazacaksınız ve yepyeni insanlar sizin yazılarınızı okuyacak. Ona istinaden belki eleştiriler, övgülerle karşılaşacaksınız. Bunun sizin için önemi olmayabilir ama en azından kendinizi geliştireceksiniz yazma konusunda. Geliştirdikçe farklı eksiklikleriniz ortaya çıkacak. Okuyan insanlar fark edecek bu gelişme ve değişmeleri. Su yolunu bulacak her daim… Burada her zaman ki yine sinema ile ilgili düşüncelerimi yazmak niyetindeyim. Başka bir şeyden de anladığım söylenemez zaten. Çok film izliyor muyum diye bir soru sorulursa hayır demekle iktifa ederim. Özellikle işlerin ve iş dışındaki yaşama ayrılan sürenin kısalması sinemaya ayrılan vakitlerin de tırpanlanması demek. Artık daha az sinema salonlarına gidiliyor; evde gün aşırı film izleme seansları hafta sonları bir ihtimal tek filme iniyor vs vs… Bu kadar umutsuz ve geriye doğru giden bir sinema tutkusunun okur nezdinde iyi karşılanmayacağı muhakkak. Sizleri bu...

Kıskanmak ve Filmin Atmosferi - 2

Resim
Kara Bir Madenden Çıkanlara Dair... Kıskanmak filmindeki sahneler ve filmin atmosferini değerlendirmeye devam ederken göçük altında kalan işçilerin ölüm haberleri düştü haber sitelerine. Her ölüm erkendir ama bu kadar ucuz değildir herhalde bizim ülkemizdeki kadar. Uzun yıllardır ülkenin can damarı sektörlerinden biri olan maden sektöründe bu kadar aymazca ve halının altına süpürülen sorunlarla devam ettirilen bir işgücü sonunda duvara tosladı. Gerçi birçok defalar böyle büyük grizu patlamaları yaşanmıştı ama teknolojinin ilerlemediği ve günümüz şartları ile bu işin ancak bu kadar olacağı söylenerek iş kapatılmıştı. Zonguldak belki de bu acıların ve hayal kırıklıklarının başkenti. Uzun Mehmet’in askerden dönüp bulduğu kömür madeni ülkenin santrallerini, sanayisini ve ekonomisini sırtlayıp götürürken bembeyaz umutlu bir suratla ocağa inen işçi akşama simsiyah bezgin bir ifadeyle çıkarak evinin yolunu tutuyor. Bu mutsuz bir yaşam tüm kent insanını çepeçevre kuşatıyor. Sonra böyle zamanla...

Evlerimiz Poyraza Bakar

Resim
Sıradan hayatların tekdüzeliği gerçekten dehşet verici diye Fernando Pessoa ’nın bir cümlesiyle selamlıyor okuru Ethem Baran önce. Sıradan hayatların kendi içinde yaşadığı derin kırılmalar, ruhunda kopan fırtınaların devirdiği koskoca filikalar, beyninde çakan şimşekler hiç te öyle sanıldığı gibi değildir. Sessizlik çok tehlikelidir yaşamda. Bir yerlerde bir çalışma, bir hırıltı, bir köpek havlaması mutlaka gelmelidir. Bitirim gençlerin kasabanın kızlarını çeken fotoğrafçıya olan çekememezliğini anlatır önce yazar. Eski türk filmlerinde ki esas kızları gibi çekilen o fotoğrafların oluşturduğu homurtular. Kırılan cam çerçeve. Sonra yazar bir şaşırtmaca yapar anlatan, hikâyenin kahramanları kaybolur, fotoğrafçı kasabayı terk eder. Öykü biter. Ağızda okuyucuya bırakılan daha uzun bir masal kalır. Başka bir hikayede şimdi hacı unvanıyla taltif edilmiş murat 124 arabanın çocuklukta oluşturduğu hislerden bir oyuncak olur öykü. Bir çınaraltı kahvesinde bekler ‘murat’ çocuğu. Bir çay gelir s...

Vavien (2009)

Resim
Vavien, kişisel olarak seyretmeden beklenti çıtasını çok yükseklere çıkarmıştı. Bir filmi hiç izlemeden bu kadar çok merak uyandırması ilginçti. Kara film olarak tanımlanması bir yana taşra algısı ve bakışıyla Türk sinemasında yeni bir dönemi açacağını söyleyenlerin bile çıktığını hatırlıyorum. En son olarak Eskişehir’de düzenlenen film festivalinde Zuhal Olcay’ın Vavien’e övgüler düzmesi de ilgimi çekmişti. Gerçi Zuhal Olcay ’ın bir yönetmenin kahramanını beş dakika yürütmesinde hayatın manası ile ilgili bir anlam mutlaka vardır dan sonra Vavien’e övgüler düzmesi şaşırtıcıydı çünkü Vavien böyle bir film değildi. Her neyse! Bir taşra öyküsü Vavien. Daha önce birkaç tv projesine senaryo yazmış olan Engin Günaydın’ın sinema adına yaptığı ilk filmi. Taylan Biraderlerin ise farklı türler deneyerek sonunda kara bir film yapma çabası ile oluşturduğu en son filmleri. Bir taşrada kötülük ve mutlu son hikâyesi anlatılıyor. Temel konu, anne baba ve çocuktan müteşekkil bir orta halli bir taşra ai...

İki Dil Bir Bavul'a Giriş...

Resim
Bir minibüsün üzerinde bir bavul. Hani şu tekerlekli olup önden çekilenlerden. Yoksunluğun ve ıssızlığın uçsuz bucaklığında ilerleyen bir minibüs. İçinde de sessizlik hâkim bu minibüsün. Sonra bu minibüs uzaklarda görmesek te duymasak ta bizim olan o köyün okulunun önünde duracak ve 20li yaşlarının başında bir genç minibüsten ürkek adımlarla inecek. Eline Milli Eğitim’den tutuşturulmuş olan bir avuç anahtarla okulun yan yana olan lojmanının kapısını açmayı deneyecek. Döküntü bir lojmana bakış ve sonrasında okulun kapısına iliştirilmiş asma kilidi tıkırtılı bir sesle açış sonrasında birkaç gün uzun uzun bekleyiş saatleri. Ve anne kucağından atıldığı gurbet hayatında ilk yine annesini arıyor. Ve sonrasında sanki hiç kimsenin yaşamadığı veya bizim öyle zannettiğimiz bir köy. Üç beş ev kırsalın bir ucundan diğer ucuna savrulmuş. Evlerin kapılarında demir kilitler ağızlardaki gibi… Öğretmen şimdilik umutlu yeni bir başlangıç için. Ya çocuklar?...